“ADALETİN BU MU DÜNYA?”

“Bir kişinin toplumu adaletsizlik yapmadan tek başına yönetmesi olanak dışıdır. Bu nedenle de yasalara (Nomoi) gereksinim vardır.” Platon söylüyor, 2500 yıl önce.

Platon bu iddiasını ortada bırakmaz, bu yasaları kimin saptayacağını da sorgular. Platon’un kuramına göre yasa koyucu akıl aracılığı ile toplumun ihtiyaçlarına uygun bir kurallar bütünü ortaya koyabilir, koymalıdır; yasalar belli bir sınıfın değil tüm toplumun mutluluğu ile ilgilenecekse, filozoflar yoksul bir yaşam sürmeye zorlanarak devleti yönetmelidir. Kısacası Platon’un kurduğu hayal, Sinoplu Diyojen gibi fıçıda yaşayan bilge filozofların dünyayı yönetmesidir.

Akıllı adamdır Platon, içinde yaşadığı toplumun nasıl örgütlenmiş olduğunu, adaletin ne mene bir kurmaca olduğunu görür. Yasalar adlı 12 kitaptan oluşan eserinde Kleinas ile Atinalı tartışır:

ATINALI: Yani, “adalet güçlünün işine gelendir.”

KLEINIAS: Daha açık konuş.

ATİNALI: Aslında şöyle: yasaları devlette her zaman güçlü olan koyar diyorlar. Doğru mu?

KLEINIAS: Doğru.

ATINALI: Ve dendiği gibi, yönetimi ele geçiren bir halkın ya da başka bir yönetim biçiminin, hatta bir tiranın her şeyden önce yönetimini sürdürmek için kendisine yararlı olandan başka bir yasa çıkarmak isteyeceğini mi sanıyorsun?

KLEINIAS: Elbette ki hayır.

ATINALI: O halde, yasaları çıkaran, bunları çiğneyeni suç işledi diye cezalandıracak ve bunun adalet olduğunu söyleyecektir, değil mi?

KLEINIAS: Öyle görünüyor.

Platon, iktidar aygıtıyla adalet arasındaki ilişkinin şifrelerini çok net olarak gözümüze sokmaktadır.

On sekizinci yüzyılda cinayet

Bursa’da 18. yüzyılda işlenen bir cinayet vakasını dönemin belgelerine dayanarak inceleyen Osmanlı Tarihçisi Suraiya Faroqhi, Osmanlı Devleti’nin, yol kesicilik söz konusu olmadığı sürece cinayet vakaları ile oldukça az ilgilendiğini iddia ediyor.

“İslam hukukuna göre sadece yollarda meydana gelen soygun ve adam öldürmeler doğrudan doğruya hükümdarın ilgi alanına girerken “sıradan” cinayetler akrabalar tarafından takip ediliyordu. Akrabalar kısas veya diyet talep edebilirlerdi.”

Faroqhi’nin anlatımına göre Bursa’nın şöhreti pek de parlak olmayan Şehreküstü mahallesi sakinlerinden Tuti adlı bir kadın evinde öldürülmüş olarak bulunmuştur. Ancak akrabalarının iddiasına göre ceset, Şehreküstü mahallesinin diğer birkaç mahalleyle sınır olduğu bir bölgede bulunmuş ve oradan evine getirilmişti.  Tuti “kötü” tanınan bir kadındı ve “erazil ve eşkıya”yı evine kabul ediyor, içkili toplantılarda ağırlıyordu. Katilin kim olduğunun bilinmeyişi bir tarafa cesedin bulunduğu iddia edilen yer hukuki anlamda önem taşıyordu.  Çünkü dönemin hukuk kurallarına göre “ölü bir beden bir Osmanlı sokağında bulunur ve katil ortaya çıkarılamazsa, cesedin yattığı yerdeki mahalle sakinleri hayatta kalana diyet ödemeye mecburdular.” Hatta ödenen kan parasına (diyet) Osmanlı Devleti öşr-i diyet olarak tabir edilen bir vergi koymuştu.

Faroqhi’nin incelemelerine göre cinayeti işleyenleri bulmak için pek fazla girişimde bulunulmamıştır. Oysa aynı dönem belgeleri öldürülenin “hatırlı” bir kişi olması durumunda katillerin bulunması konusunda daha ciddi çabalar gösterildiğine işaret ediyor. Bu vakada kurbanın varislerini ilgilendiren konu paradır; cesedin bulunduğu yerin çevresindeki mahallelileri baskı altına alarak İslam hukukuna uygun olarak diyet almaya çalışmışlar, mahalle sakinleri de diyet ödememek için hukuki girişimlerde bulunmuşlardır. Bu olayda katilin bulunması ile adalet arasında ilişki kurulmamış, kurmaya gerek de duyulmamış olduğu anlaşılıyor. Adalet; devlet için diyet vergisi, mahalle sakinleri ve Tuti’nin yakınları için ise diyet parasıydı. Davanın nasıl sonuçlandığına dair elimizde belge bulunmuyor ama olasıdır ki kendilerine diyet ödenmesini isteyen Şehreküstü mahallesinin şehre küskün sakinlerinin adalet arayışları sonuç vermemiştir.

Sümer kralı Ur-Nammu

Bildiğimiz en eski yazılı yasalar MÖ 2100 dolaylarına tarihlenen Sümer Kralı Ur-Nammu’ya aittir. Ur-Nammu yasalarının yedincisi zina yapan kadının öldürülmesine hükmeder. Hakkındaki zina suçlamasına ait kanıt bulunmadığı hallerde kadın nehre atılır, ölürse suçlu, kurtulursa masumdur. Günümüzden 4000 yıl önce yaşayan bir Sümerli kadın için adalet arayışının anlamı, atıldığı nehirden sağ olarak çıkabilmektir. Nehrin kıyısında infazı izleyenler için kadının ölümü de yaşaması da adaletin tecellisi anlamına gelir.

Aisopos Masalları ve adalet

Masal bu ya, dişi bir kartalla dişi bir tilki arkadaş olmuşlar. Birbirlerine yakın olmak için beraber oturmaya karar vermişler. Bir ulu ağacın tepesine kartal, ağacın dibindeki çalılıklara da tilki yerleşmiş. İkisi de yavrulamış. Bir gün tilki ava çıktığında kartal tilkinin eniklerini yakalayıp yuvasına taşımış. Yavrularıyla beraber yemişler yavru tilkileri. Tilki dönünce anlamış durumu, anlamış ama ne yapabilir, ulu bir ağacın tepesinde oturur durur kartal. Gözü yaşlı anne tilki adalet isteğiyle yanıyormuş. Sonunda da isteği yerine gelmiş. Tanrılara adanıp ateşte pişirilen bir et parçasını çalmış kartal; nedir, etten sıçrayan bir kor parçası parlamış bir anda. Alevler sarmış kartalın yuvasını. Henüz uçamayan kartal yavruları doğru tilkinin önüne düşmüş. Anne tilki, kartalın yavrularını yiyerek adaletin yerine gelmiş olduğunu düşünüyormuş. Adaletin intikam almaktan ibaret olduğunu düşünen ve zalime gücü yetmeyen toplumların kaderidir, aynı tilki gibi ilahi adaletin tecellisini beklerler.

Ölüm pornocuları adalet peşinde

İnsan toplulukları bir arada yaşayabilmenin kurallarını hukuk sistemi adını verdikleri toplum sözleşmeleri ile ortaya koyarlar. 21. Yüzyılda insan uygarlıklarının geldiği nokta göz önüne alınırsa bu toplum sözleşmelerinin asgari bazı şartları sağlaması beklenir. Yani seçme ve seçilme hakkı, yargının bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı, yargı karşısında eşitlik, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, bireylerin bedensel ve psikolojik bütünlüğünün sağlanması, gelir düzeyleri farklı bile olsa bireylerin kendini var etme ve geliştirme hakkı, örgütlenme ve kurumlaşmayı da içeren azınlık hakları net olarak tanımlanmış olmalıdır. Bu koşulların sağlanmadığı totaliter toplumlarda adalet arayışı, var olan hukuki sistemin onaylanması anlamı taşıyacaktır. Biraz açık sözlü olmak gerekirse, totaliter rejimlerde adalet talebinin ardında, Bursa’da 18. yüzyılda öldürülen Tuti’nin yakınlarının “diyet hesaplarına” benzer bir arka planın çalıştığı göz önünde bulundurulmalıdır. 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi insanları eşit sayar ama Kızılderili ve zencileri insan olarak saymaz. Bu şartlar altında “Kızılderililer ve zenciler için adalet istiyoruz” diyenlerin samimiyetlerinden kuşku duyulmalıdır. Daha önemlisi, zenci ve Kızılderilileri kullanarak nasıl bir çıkarın peşinde koştukları sorgulanmalıdır.

Günümüzde ülkemiz toplumunun önemli bir kesiminin adaletin tecellisi için beklentisi, 4000 yıl önce nehre atılan kadının akıbetini izleyen ölüm pornocuları ile aynıdır. Sümer Kralı Ur Nammu’nun kendi iktidarını sağlamlaştıran yasalarını sorgulamak ve değiştirmek yerine, adaleti kadının nehirle olan mücadelesinde gören siyasal duruşun 4000 yıldır insanlığa zerre kadar yararı olmamıştır. Değiştirelim, değişelim o zaman.

Kaynaklar

1-     Hannah Arendt, Sivil İtaatsizlik, Ayrıntı Yayınları, 1997, İstanbul.

2-      Noemi Levy- Alexandre Toumarkine, Osmanlı’da Asayiş, Suç ve Ceza, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2007.

3-     Doğan Alpaslan Demir, Mülkün İktidarında Vuslat, Mukavemet Dergi, Sayı: 6, Ağustos 2017.

4-     Aisopos Masalları, Çeviren Nurullah Ataç, Yapı Kredi Yayınları, 2010.

5-     Platon, Yasalar, Kabalcı Yayınevi, 2007.

Reklamlar

Çöp

Osmanlı İstanbul’unda kullanılan bir deyim vardır, fermanlı. Bu deyim, yaptıklarından sorumlu olmayan, davranışlarındaki keyfiyetin mazur görüldüğünü belirtir bir ferman taşıyan kişileri tanımlamak için kullanılırmış.

Yaygın bir “eleştiri” yöntemi olarak kullanılmasa, bir sosyal medya mesajı nedeniyle kaleme sarılıp bu yazıyı yazmazdım. Nedir, siyasi tutum ve argümanlardan daha çok galize kaçan duyguların akla hâkim olduğu yargılara giderek daha sık rasgeliyoruz. Uzatmayayım, işte o mesaj:

İçinde Ara Güler’in olduğu bir dergi çöptür.”

Söz konusu edilen Mukavemet Dergi; yazarları arasında benim de olduğum, bir avuç kadın ve erkeğin didinerek ve direnerek yoktan var etmeye çalıştıkları, bugünlerde altıncı sayıya ulaşan dergi. Dergi bu, SBKP resmi yayın organı Pravda değil; içinde beğendiğiniz yazılar/yazarlar da olur, beğenmedikleriniz de. Kafanızda bir swot analizi yapar ve alıp almamaya, okuyup okumamaya karar verirsiniz. Çok gaza gelirseniz dergideki yazılar hakkında iki paragraf döktürür yayınlarsınız.

Bahse konu olan mesajda söz edilen kişi Ara Güler, 89 yaşında, çektiği fotoğraflar dünyanın dört köşe bucağındaki müzelerde sergileniyor. Fotoğrafı sanat olarak kabul etmeyen, kendisini de fotoğraf sanatçısı değil gazeteci sayan, nevi şahsına münhasır ve “abide-i muazzama” bir kişilik.

Ben gazeteciyim. Fotoğrafçı değilim. Fotoğrafçı ile gazeteci arasındaki fark budur. Fotoğrafçı bomba patlar kaçar. Ama gazeteci peşinden gider olayı yakalamaya çalışır. Ben de bu yaşa kadar ona göre çalıştım”

Ara Güler bir süredir “sol cenahın” tepkisini çekiyor. İki yıl önce kendi talebi veya Saray’ın davetlisi olarak Cumhurbaşkanı’nın fotoğraflarını çeker. Cumhuriyet Gazetesi bu durumu “Usta’yı ‘Ara’ ki bulasın” manşetiyle sert bir dille eleştirir. Nedir, birkaç gün sonra Cumhuriyet Gazetesi Ara Güler için bir özür yazısı yayınlar:

Geçen pazar günü 1. sayfamızda, dünyaca ünlü fotoğraf sanatçımız Ara Güler’le ilgili bir haber yayımladık. Haberde, Ara Güler’in Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın fotoğraflarını çekmek için randevu talep ettiği, bu talep üzerine kendisine randevu verilerek Erdoğan’ın Kısıklı’daki konutunda çekimin yapıldığı bilgisi yer alıyordu. Haber doğruydu elbette, ama “Usta’yı ‘Ara’ ki bulasın” şeklinde haksız ve eleştirel bir başlıkla sunulmuştu. Dünyaca ünlü bir fotoğraf sanatçısının ülkenin Cumhurbaşkanı’nın fotoğraflarını çekmek istemesi de, bu çekimin yapılmış olması da gayet anlaşılır ve doğal bir durumdur. Buna karşın, her gün şikâyetçi olduğumuz toplumun giderek kamplaştırılması, en insani ve doğal olayların, tutumların ve çalışmaların bile bu kamplaşma bağlamında değerlendirilmesi tuzağına, zaafına ne yazık ki biz de düştük. Bu nedenle Ara Güler’e açık bir özür borcumuz var. Yaptığımız bu yanlış nedeniyle özür dileriz.”

Ara Güler bu konuyla ilgili olarak Habertürk’den Kübra Par’a bir röportaj verir. Ara Güler’in sorulara verdiği yanıtlar, içinden cımbızla laf çekmeden okunmalıdır.

Ara Bey, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğraflarını çektiniz diye sizi eleştirenler oldu. Ne diyorsunuz tepkilere?
Erdoğan’ın resmini çekmeye gittim diye kızıyorlar. Çekeceğim tabii. Camiyi de çekeceğim, katedrali de çekeceğim, lideri de çekeceğim. Ben 4 kere harbe gittim. Gözümü korkutamazsın. Anladın mı? Bu işlerden mi korkacağım? Hiçbirini tanımam, etmem. Bunlar tam sopalık, iki tane indireceksin orada kalacaklar! (Gülüyor.) Bunlar provoke edilmişler. Ne halt ederlerse etsinler. Bana ne!

Sizce neden kızıyorlar?

Ne bileyim ulan! Bir sebebi yok. Ne istiyorlar? Cumhurbaşkanı değil mi? Çekmeyecek miyiz? Tabii Cumhurbaşkanı’nı çekeceğim, onu çekmeyip sizin gibi serserileri mi çekeceğim! Biz gazeteciyiz, her şeyi çekeriz. Onlara mı soracağım! Onlar ne kadar gazetecidir ki? Gazetecilik oynuyorlar. Gazete basıyorlar, adı oluyor gazeteci. Gazeteci ona denmez ki. Gazeteci haber peşinde, dünyanın herhangi bir yerinde, Çin’de, Japonya’da, Hindistan’da bir şeyler yapan adamdır. Bunların gittiği en fazla Erzurum…

-Cumhuriyet Gazetesi sizden özür diledi…
… aşağı Kasımpaşa!

-Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Affedersin Ermeni” sözüne alınmış mıydınız?
Hayır, ben Japon’um Ermeni falan değilim ki!”

Yukarıda bir kısmını paylaştığım röportaj üzerine yorum yapma gereksinimi duymuyorum. Teşhis açık: Fermanlı.

İsmini yazmayacağım bir şair…

Uzun yıllar önce, belki otuz yıl, ülkemizin yakın geçmişinin önemli şairlerinden birisiyle bir tatil beldesinde kısa süreliğine aynı masayı paylaştım. Bağımlı demeyelim ama alkolle ilişkisi oldukça bozulmuştu. Çevresini saran gençler için bir ilahtı, her sözü vahiy gelmiş ayet gibi dinleniyordu; galiz küfürleri dâhil. Bir yandan içiyor, bir yandan da anlatıyordu; elleri de boş durmuyor, yanına oturmuş 20 yaşında ya var ya yok bir genç kızı “mıncıklıyordu.” Ertesi gün konuştuğum genç kız şaşkındı. Yorumu kısa ve can yakıcıydı:

O pis zampara düne kadar benim kıblemdi”

Şimdi oturdum saydım, yıllar önce görkemli bir cenaze töreniyle toprağa verdiğimiz bu şairin kaç kitabı vardı kütüphanemde; altı, tam altı kitabına sahiptim. Her birinin üzerine kurşunkalemle işaretler koymuş, notlar almışım. Soruyorum, torunu yaşında bir genç kızı alenen taciz eden bu yazarın kitapları çöp mü? Bu şairin şiirlerini yayınlayan dergiler, onlarda mı çöp?

Mussolini hayranı bir şair…

Güz ayı; tepeler yükselir, sarar gölleri batan güneşe karşı,
Bir bulut perdesi akşam,
bir bulanıklık dalgalar üstünde; ve sivri, uzun, kimyon filizleri aralarında,
dondurucu bir ezgi kamışlarda.
Tepenin ardında keşişin çanı
gider esintide.
Nisanda geçti burdan yelken; döner belki Ekimde Silinir gümüş renginde kayık; usulca;
Parıldar güneş bir başına ırmakta.”

Yukarıdaki dizeleri Ezra Pound’un Canto’larından aldım. İlhan Berk’in deyişiyle “Canto’lar dünya edebiyatında benzeri olmayan bir şiirler demetidir.” Allen Tate, Ezra Pound’un Canto’ları için “bizim üzerimizde çağdaşlarının hepsinden daha çok etkisi olan bir şiirdir bu; uçsuz bucaksız bir “yeraltı” ünü kazanmış bir şiirdir. Hak etmiştir de bu ünü.” yorumunu yapmıştır. 1920’lerde Canto’ları yazmaya başlayan, İmgeci şiir akımının öncüsü olan ve sanatın ticarileşmesiyle şiddetle mücadele eden Ezra Pound, II. Dünya Savaşı yıllarında İtalya’nın faşist lideri Mussolini’yi desteklemiştir. Savaştan sonra tutuklanır Pound, cezaevi ve akıl hastanelerinde uzun yıllar geçirir. Milyonlarca kişin ölümüne sebep olan Nazi ve İtalya faşizmine verdiği destekle insanlığa karşı işlenmiş bir suçun ortağı olmuştur. Ne yapalım şimdi, tüm Ezra Pound şiirini yok mu sayalım? Hepsi çöptür mü diyelim? Kestirmeden fikrimi söyleyeyim; Ezra Pound şiirleri, 20. Yüzyıl Dünya kültürünün en büyük miraslarından biridir, öyle de kalacaktır.

Silah tüccarı

1891 yılında 37 yaşında ölmüş bulunan ve günümüzde dünya çapında bir üne sahip bir kişi var sırada. Ölüm döşeğinde yatarken, bilinci kapanmadan hemen önceki sayıklamalarında hayali bir taşıma şirketi müdürüne, yola çıkışını düzenleyen bir mektup dikte ettirir, yüklemek istediği fildişi envanterini de dâhil ettirmiştir mektuba. Kısa süre sonra da ölür. Şimdi size sormak isterim; kanaatinizce bu kişi hangi nedenle 126 yıl sonra ününü sürdürmektedir? Peki, biraz ipucu istiyorsunuz. Adamımız Fransız, iyi bir eğitim görmüş, dil öğrenmeye çok yatkın, yaşamının önemli bir bölümünü Afrika’da geçirmiş, silah ticareti dâhil olmak üzere türlü beter işler çevirmiş. Hatta köle ticareti yaptığı da iddia edilmiş. Ancak köle ticaretine karşı olmamakla beraber bu işe bulaşmadığı veya bu alana girme olanağı bulamadığını biliyoruz. Muhtemelen yüzünüzü buruşturdunuz ve “tanımasam da olurmuş” diyorsunuz. O halde sıkı durun. Anlattığım kişi dünya tarihinin en önemli şairlerinden biri olan Arthur Rimbaud. Sembolist şiirin öncüsü ve 21 yaşından sonra şiir yazmamış. 17 yaşında deniz görmeden yazdığı uzun şiiri “Sarhoş Gemi” insanlık kültürünün en büyük miraslarından biri kabul ediliyor.

Güneşi gördüm, alçakta, kanlı bir ayinde;
Sermiş pırıltısını uzun mor pıhtılara.
Eski bir dram oynuyor gibiydi, enginde,
Ürperip uzaklaşan dalgalar, sıra sıra.

Yeşil geceyi gördüm, ışıl ışıl karları;
Beyaz öpüşler çıkar denizin gözlerine;
Uyanır çın çın öter fosforlar, mavi, sarı;
Görülmedik usareler geçer döne döne.”

(Çeviri Sabahattin Eyuboğlu’na ait olup şiirin tamamı 25 dörtlükten oluşmaktadır.)

Ne yapalım şimdi; “pis” bir silah tüccarının yazdığı tüm şiirler çöp müdür? Karar sizin!
Knut Hamsun, Althusser, Pier Paola Pasolini, Bach

Verdiğim örneklerin az sayıda istisnalar olduğunu iddia ederseniz, istemediğiniz kadar çok örnek verebilirim. Göçebe ve Açlık adlı yapıtlarıyla “yoksulluğun kitabını” yazmış ünlü Knut Hamsun’un Nazi hayranlığını, karısını boğarak öldüren Marksist düşünür ve felsefe profesörü Althusser’i, unutulmaz filmlerin yönetmeni Pier Paolo Pasolini’nin çocuklara cinsel istismar nedeniyle defalarca suçlandığını, havaların iyi gittiği zamanlarda az kişinin öldüğü ve bu nedenle kilise törenlerinden az para kazandığından sızlanan Bach’ı hatırlatmak zorunda kalırım.

Nişangâh Hak getire, haydi Allah rast getire

Ara Güler’in Saray fotoğrafları çekmesi ve kendisini eleştirenleri “serseri” diye tanımlamasından dolayı, onun bir yazısına sayfalarında yer veren Mukavemet Dergi’nin “çöp” olduğu iddiasından buraya kadar geldik. Az okuyan toplumların kaderidir bu; sığ bilgi birikimiyle her konuda keskin hükümler veren, siyasi düşüncesinin, yargılarının kusursuzluğundan hiç şüphe duymayan kişiler baş tacı edilir. Toplumsal kültür onların derinlikten ve bilimsel şüpheden yoksun hurafeleri üzerinden yeniden üretilir.

Yazımı emekli tarih hocası babam Aydoğan Demir’den öğrendiğim bir söz ile bitireceğim. Avrupa balistik çalışmalarını bilim dalı haline getirmiş, top atışlarında hedefi vurmak için ayrıntılı matematik hesapları yaparken, Osmanlı topçusunun sloganı şu olmuştur.

Nişangâh Hak getire
Haydi Allah rast getire”

KAYNAKLAR

1- Edmund White, Rimbaud-Bir Asinin Çifte Yaşamı, Çeviri Cem Uzungüneş, Edebi Şeyler Yayınevi, Haziran 2017, İstanbul.
2- Ahmet Necdet, Çağdaş Fransız Şiiri, Yeditepe Yayınları, 1959, İstanbul.
3- Ezra Pound, Seçilmiş Canto’lar, Hazırlayan İlhan Berk, Adam Yayınları, 1995, İstanbul.
4- Cumhuriyet Gazetesi, Ustayı Ara ki Bulasın, 20 Aralık 2015.
5- Cumhuriyet Gazetesi, Ara Güler’e Özür Borcu, 22 Aralık 2015.
6- Habertürk Gazetesi, Ara Güler: Cumhurbaşkanını çekmeyip sizi mi çekecektim, 25 Aralık 2015.
7- Vikipedi
8- Aydoğan Demir, Emekli Tarih Hocası, Tarih sohbetleri.ara

Didem Madak Günü

Ölümü bir sözcüğe sığmayan ölümlülerden biri o, bugün tam altı yıl oldu toprağa vereli. Sabahattin Ali’nin “Bir sitem yolla Allah’a” dizesinden kopup gelen lanetli bir hastalık aramızdan çekip aldı Didem Madak’ı.

“Dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya

Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım”

1970- 24 Temmuz 2011

Kırk bir yıllık yaşamına üç şiir kitabı sığdırır Didem Madak. Grapon Kâğıtları adlı kitabıyla İnkılap Kitabevi Şiir Ödülü’nü kazanır.

Şiirlerinde küstahtır; alaycı, iç sızlatan ve dipdiri bir anlatımla “bayım” diye hitap ettiği erkek dünyayı tiye alır.

“Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım

Bilmiyorsunuz darmadağın gövdemi

Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum”

Şiirlerinde, aşkı erkek dünyasından ödünç almış şairlerden değildir Didem Madak; kadının aşkını şiirin diline çevirmiştir.

“Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım.

Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca

Acının ortasında acısız olmayı,

Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.”

2010 yılında katılacağı Uluslararası Şiir Festivali için özgeçmişini gönderir organizasyon komitesine. Kendisini tanıtmak için yazdığı “şu sıralar cadılık, büyü çeşitleri gibi konularla ilgileniyor ve bir efsun kitabı düşlüyor” cümlesi festival broşüründen çıkarılınca festivalden çekilmiştir. Özgeçmişine uygulanan sansür üzerine yazdığı mektupta sansürcülerin defterini şu satırlarla dürer Didem Madak:

“Ben cadıları sevmeyenleri sevmiyorum. Cadılardan korkanlardan da korkmuyorum. Özgeçmişime uygulanan bu sansürü şiirime uygulanmış kabul ediyorum. Cadı avcıları her çağda olmuştur, bugün de vardır ve maalesef artmaktadır. Bir şiir festivali kitapçığında dahi cadılığa tahammülü olmayanlara bildirmek isterim, yazmaya çalıştığım kitap bir “efsun kitabı” olacak, cadı avcılarına yönelik büyü girişimlerim sürecek. Benden bir hanımefendi olmamı bekleyenler ve hanım hanımcık bir özgeçmiş yazmamı dileyenler özgeçmişimi (hangi sebeple olursa olsun) kesip biçenler biliyorum ki bazı haddini bilmez beyefendilerdir. Onlar muhtemelen şiiri ılık bahar yağmurları ile karşılaştırıp, bir tür oyun hamuru gibi istedikleri gibi yoğurabileceklerini zannedenlerdir. Bu beyefendilerin bilmesini istediğim bir husus vardır. Şiir onların zannettiğinden çok daha sert ve çetin bir şeydir. Şiir onların caiz bulmadığı pek çok şeyi barındırır. Şiirin tahammül edemediği onların tahammülsüzlüğü ve sansürüdür.”

Didem Madak, şiirin ters kelepçe edilmesine duyduğu öfkeyi anlattığı mektubunu şu cümlelerle bitirir:

“Bu “ağır ve saygın” festivali ve özgeçmişimi makaslayan beyefendileri ayıplıyorum. Sizin festivaliniz varsa bizim de büyülerimiz ve kedilerimiz var. En muzır neşriyat duygularımla.”

Didem Madak şiiri, bahçede özgürce oynayan çocukları koruyup kollamanın şiiridir; çocukları şiddetten, nefret dilinden, zulümden ve zalimlikten sakınmak için şiiriyle direnir. Nasıl mı?

“Fakat korkuyorum. Birazdan da

Kırk üç numara ayakkabılarınızla

Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız

Bu iyi olmaz bayım!”

Yazıda kullanılan şiirler Didem Madak’ın Grapon Kâğıtları adlı kitabından alınmıştır.

Suriyeli hamile kadını kaçıran, tecavüz eden, öldüren katilleri kim azmettirdi?

Suriyeli hamile bir kadın evi basılarak kaçırılıyor. Yanında 10 aylık da bir bebek var. Kadına tecavüz ediliyor; 10 aylık bebek boğularak, hamile kadın başı taşla ezilerek öldürülüyor.

Hemen söyleyeyim, katiller Suriyeli değil. Eğer tersi olsaydı, yani katiller Suriyeli olsaydı ne olurdu sizce. Söylemeye dilim varmıyor ama sosyal medya “idam istiyoruz, Suriyelileri istemiyoruz” cayırtılarıyla inler, ülkenin dört yanında “Suriyeli karşıtı” gösteriler yapılır, savunmasız yakalanan Suriyeli mülteciler çok ciddi saldırılara uğrardı.

Türkiye, Suriye İç Savaşı nedeniyle meydana gelen mülteci krizini doğru yönetememiş, mültecileri siyasi rant ve uluslararası politika malzemesi olarak görmüştür. Dünyanın hiçbir yerinde bir ülke nüfusunun % 5′ i büyüklüğünde bir kitle, o ülkeye monte ettirilmeye, içinde eritilmeye çalışılamaz. Böyle bir politikanın tehlikeleri “insan hakları, hümanizm, din kardeşlerimiz, geleneksel misafirperverlik” mavallarıyla örtülemez, nitekim örtülememiştir. Farklı sağlık, eğitim, kültür, sosyal gereksinim, kültür, dil, gelenekten gelen insan topluluklarının doğal yollardan ve kendiliğinden birbirine uyum sağlayacaklarını sanmak veya savunmak saf dillilikten öte bir aymazlık hatta art niyet taşır.

Üç milyonluk bir nüfusu göçe zorlayan bir savaşın yükü, sınır komşuluğundan öte hukuku olmayan bir ülkenin, Türkiye’nin sırtına yüklenmiştir. Oysa sorun küreseldir ve çözüm küresel çapta aranmış olmalıydı. Özcesi şudur; sorunun sebepleri, boyutları, emperyalizmin Ali-Cengiz oyunları ne olursa olsun, ülkemize can havliyle sığınan mültecileri günah keçisi ilan etmek en hafif deyimiyle ırkçılıktır.

Bilmek için müneccim olmaya gerek yok, bugün trafik ışıklarında dilenen 6- 12 yaş çocuklar, on yıl sonra boğazlarına kadar uyuşturucu ticaretine, fuhuşa, hırsızlık ve cinayet şebekelerine batmış olacaklar. Nedir, Alman Neonazilerinin “Turken Raus” veya “Auslander Raus” sloganlarının analoğu olan “Suriyelileri istemiyoruz” zırıltısı, önümüzdeki yıllarda başımıza gelecek olan şiddet dalgasını önlemediği gibi daha da arttıracaktır. Toplumbilimin kuralları şaşmaz bir ibre gibi aynı noktayı işaret eder: Nefret dili ve şiddet aynı kaynaktan beslenir ve biri diğerinin varoluş nedenidir.

Önce sosyal medyada başladı; “Suriyeli gençler üniversitelere sınavsız giriyor, hastanelerde özel hasta olarak bakılıyor, ilaç katkı payı vermiyorlar, ülkelerinde savaştan kaçtılar bizim ülkemizin deniz kenarlarında keyif sürüyorlar, Türk vatandaşı kimliği aldılar ve oy kullanıyorlar, hepsine bilmem kaç bin lira para veriliyor, kadınları taciz ediyor/hırsızlık yapıyorlar.”  Arkasını ırkçılığa dayayan nefret dili, doyma merkezi tahrip olmuş bir etobura benzer. Yiyecek bitinceye veya yemekten patlayıncaya kadar yemeyi sürdürür. Suriyeli kadınlar “Allah’ın emriyle” ve imam nikâhıyla satılmaya, Suriyeli çocuklar, erkekler ise ekmek parasına en pis işlerde çalıştırılmaya başlandı. Suriyeli pisti, tembeldi, kokuyordu, her türlü fitne fücur onlardaydı. Alman Neonazilerinin Türkler için uygun gördüğü tüm sıfatlar Suriyeli mülteciler için kullanıldı. Ardından Suriyelilerin oturduğu yerlere fiziksel saldırılar başladı; mahallenin namusunu, terbiyesini, güzelliğini, tertip ve düzenini, kendi halindeliğini “savunan” bıçkın delikanlılar taşlar, sopalar ve ateşle donanmış olarak sahneye çıktılar. Sanatçı, yazar, akademisyen bozuntusu kimilerinin “ülkemde Suriyeli istemiyorum” deyişleriyle ateş büyüdü, sosyal medyada Suriye düşmanı etiketler zirveye yükseldi.

Suriyeli hamile kadını ve yanındaki 10 aylık bebeği kim öldürdü? Ah, yakalandılar demek, suçlarını da itiraf etmişler, ağırlaştırılmış müebbet hapis onları bekliyor değil mi? Sahiden olayların böyle geliştiğine inanıyor musunuz? O zaman bir soru daha soracağım. Katilleri kim azmettirdi? Biliyorsunuzdur, bizim ceza yasamızda azmettiren de suçu işleyenle aynı cezaya çarptırılır. Üzgünüm, azmettirenler hiç yakalanamayacak, aramızda gezmeye devam edecekler. Kim mi onlar, biliyorsunuz, tanıyorsunuz onları. Yakalanan katilleri linç ederek, idamını isteyerek delilleri ortadan kaldırmak isteyenler, “Suriyeli mültecileri istemiyoruz, ülkelerine geri dönsünler, bir elleri balda bir elleri yağda bizim sırtımızdan geçiniyorlar, pisler, kokuyorlar, tembeller, korkaklar, aşağılıklar” diyerek Suriyeli mültecilere cephe alan herkes, hamile kadının ve on aylık bebeğin ölümünden sorumludur, azmettiricisidir. Haddizatında faşizm de, bu azmettirici zihniyetin iktidara gelmiş halidir.

SEVGİLİ BİZ

19875618_1466977660063930_4041483165846813630_n

 

17 Nisan’da Bornova Küçük Park’da düzenlenen protesto eylemini kamerasıyla çeken, belgesel film yapımcısı Kazım Kızıl gözaltına alınarak tutuklandı. Hala da cezaevinde.
Kazım Kızıl’ın Bornova Küçük Park’da gözaltına alınarak tutuklanması dolayısı ile yazdığım bir şiiri sizlerle paylaşıyorum.

SEVGİLİ BİZ
Turuncu bir yalım çöker akşam vakti,
Bornova’nın Küçük Parkı’na.
Gençliğin şıkırtısı, gözlerin ışıltısı, aşkların dımbırtısı
sere serpedir, kuşağı çözüktür Bornova parklarının.
Elinde kamerası, gönlünün curcunası ile
oradaydı Kazım.
Umutları ergen, akılları pıtır pıtır yeşeren
yer kürenin envaı zalimliğine direnen,
coskuları zilli, fikirleri ince belli insanlarını
tarihe kaydediyordu Kazım.
Küçük Park’ın turuncusu Kazım’a âşık olmuştu.
Prangaya vurdular;
Kazım’ı,
Tarih çeken kamerayı,
Direncin çocuklarını,
Küçükpark’ın turuncusunu,
Turuncunun aşkını.
Nedir;
Umutluyuz, çünkü biz,
Kazım’ın sözlüğünde, gözlerinde
Sevgili Biz’iz…

BAHARATIN ZULMÜ

 Ezberlerimizle yaşıyoruz: 1. Bölüm

 

“Ezberlerimizle yaşıyoruz” başlıklı bir yazı dizisiyle karşı karşıyasınız. Devam bölümleri hangi aralıkla size ulaşır henüz bilmiyorum.

 Böyle bir yazı dizisine başlama nedenini açıklamalıyım: Yaşamın günlük koşuşturmacası içinde fark etmesek de her gün çok sayıda karar alıyoruz, basit!  Karmaşık! Aldığımız kararları nasıl aldığımızı hiç düşündünüz mü? Hiç tartışmadığımız, üzerinde düşünme gereği duymadığımız, doğruluğundan asla şüphe etmediğimiz, aklımızın girilmedik bir köşesi olan ezberlerimize dayanarak alıyoruz tüm kararlarımızı. Ezberlerimiz üfürükten tayyare ise üzerine kurduğumuz tüm fikirler, kararlar, dini inançlar ve siyasi taraftarlığımız kâğıttan kaplandır. Eminim, zekâsıyla ilgili problemi olmayan ve tahsil düzeyi de iyi olan bazı kişilerin akıl almaz derecede saçma fikirler ürettiğine tanık olmuşsunuzdur. Muhtemeldir ki saplandığı ezberlerin üstüne kuruludur pek çok fikri.

Bu yazı dizisinin her bölümüne bir test sorusuyla başlayacağız, moda tabiriyle “format gereği” bir sınav sorusu. Strese gerek yok, cevabınızı sizden başka kimse bilmeyecek. Hazırsanız başlıyoruz.

Kristof Kolomb, Batı yönüne giderek Hindistan’a ulaşılabileceği iddiasıyla yola çıktı. Sonuç olarak o zamana kadar bilinmeyen bir kıtayı, Amerika’yı keşfetti. Döneminin bilim adamları ise Kolomb’un yanıldığını ve Hindistan’a varamayacağını düşünüyorlardı. Sizce 15. yüzyıl bilim insanlarının Kolomb’a karşı çıkarken ortaya koydukları tez aşağıdakilerden hangisidir?

A-    Dünya düzdür, sürekli Batı’ya gidilirse deniz biter ve gemi kozmik boşluğa düşer.

B-    Dünya öküzün boynuzları arasındadır ve batıya giden gemiler öküzün boynuzlarına çarpar.

C-    Hristiyan inançlarına göre Dünya yuvarlak değildir ve Kristof Kolomb çağında bilim adamları bile dini dogmalara aykırı bir iddiayı aklından geçiremez. Dünya yuvarlaktır demek kâfirliktir.

D-   Hiçbiri.

Avrupa baharatın tadını bir kez alınca yediklerinin ne denli tatsız tuzsuz olduğunu keşfetmiştir. Günümüzde mutfağımızın sıradan “otlarından” biri olan karabiber 11. yüzyıl başında taneyle sayılıyor, değeri gümüşle eş sayılıyordu. Karabiberle ev ve arazi sahibi olunabiliyor, yurttaşlık hakkı satın alınabiliyordu. Ortaçağ’da çok zengin bir kişi “karabiber çuvalı” olarak adlandırılırdı. Baharat ve en az onun kadar değerli ipeğe ulaşmak için de Doğu’ya, Hint diyarına ulaşmak gerekiyordu. Çok zorlu bir yolculuktu bu, doğanın fiziksel engelleri, iklim koşulları, haydutlar, korsanlar her merhaleyi bir ölüm yarışına çeviriyordu.   Ayrıca yolculuğun geçtiği ülkelerdeki onur kırıcı İslam’ın siyasi üstünlüğüne boyun eğilmesi kaçınılmazdı. Haçlı Seferleri’nin romantik ve ulvi sebebinin kutsal Kudüs’ün kâfirlerin elinden alınması gibi gösterilmesine bakmayın, en önemli amaç baharat ve ipeğe giden güvenli ve ucuz bir yol bulmaktı. Avrupa’nın sayısız insanın ölümüne yol açan “Haçlı” macerası hüsranla bitti. Geçiş yolu yeniden “kâfirlerin” elindeydi.  Bir yol bulunmalıydı,  denizden ulaşılan bir yol.  Gözlerin Doğu’nun zenginliklerine dikilmesiyle 15. yüzyıl, coğrafi keşifler çağının giriş kapısı oldu.

Deniz yoluyla Doğu’ya ulaşmak, tam anlamıyla bilinmeze yolculuk anlamına geliyordu. Tehlike o denli büyüktü ki gözlerini para ve şöhret bürümüş, her türlü riski göze almış maceraperest gemi sahipleri ve kaptanlar tayfa bulamıyorlardı. Ölüm mahkûmlarının cezalarının kaldırılması veya gönüllülerin Papa tarafından tüm günahlarının affedilmesi vaadiyle zorlukla gemi adamı bulmak mümkün oluyor, ancak bu kez de açık denizde isyan eden denizciler yolculuğu olanaksız hale getiriyordu. Nedir, okyanusları aşmaya hazır maceraperest kaptanların en büyük sorunlarının başında Ptolemaios geliyordu; yani namı diğer “Geographus Maximus” dikiliyordu bütün heybetiyle. Ptoleimos 2. yüzyılda yaşamış, Kristof Kolomb’a kadar “coğrafyanın papası” olarak kabul edilen, üzerine söz söylemeye cesaret edilemeyen İskenderiyeli bir bilim adamıydı. Dünyanın küresel yapısını anlamış, gezegenler sistemi konusunda temel hipotezler geliştirmişti. Ptoleimos’un II. Yüzyıldaki tespitlerine rağmen 1459 yılında Venedik’te Mauro tarafından, Kitab-ı Mukaddes’e dayalı olmayan, Kudüs’ün dünyanın ortasında yer almadığı bir harita ilk kez çizilebilmiştir. Avrupa Rönesans’ı, bilimi dinin dogmalarından çekip almaya hazırlanıyordu. Ptoleimos’un Latince ’ye çevrilmiş haritaları denizci ve coğrafyacıların 15. yüzyılda önünü açacaktır.

Ptoleimos

Hint diyarlarına ulaşmanın iki yoluna da Ptoleimos öğretisi izin vermiyordu. Birinci yol, Afrika’nın Batı kıyıları boyunca Güney’e inerek Hint Okyanusu’na açılan bir geçit bulunması fikrine dayanıyordu. Ptoleimos, Afrika’nın Batı kıyılarının Antarktika’ya kadar uzandığını ve Hint Okyanusuna açılan bir geçit olmadığını yazmıştı. İkinci yol ise Batı’ya doğru giderek Japonya’ya ulaşabilme olasılığıydı. Ancak 13. yüzyılda Marco Polo’nun verdiği bilgilere dayanarak çizilen Asya haritalarında kıtanın eni çok fazla hesaplanmış ve Ptoleimos’un haritalarında yapılan düzeltmeler nedeniyle Kolomb Avrupa’dan Japonya’ya olan mesafeyi 3000 mil olarak hesaplamıştı. Oysa gerçek mesafe çok daha fazlaydı:  10.600 mil.

Ptoleimos’un II. yüzyılda çizdiği Dünya haritası

İspanya’da 1218 tarihinde kurulan Salamanca Üniversitesi Avrupa’nın en eski üniversitelerinden biridir. Kristof Kolomb Batı yönünde denize açılıp Japonya’ya, oradan da Hindistan’a varacağını iddia ederek Portekiz ve İspanya krallarından destek istemişti. Salamanca Üniversitesi’nin âlimleri bu isteğe karşı çıktılar. Dünyanın yuvarlak olduğunu biliyorlardı elbette, teorik olarak Kolomb’un Avrupa’dan Asya’ya Batı yoluyla gidebileceğini de kabul ediyorlardı. Ancak Kolomb’un Ptoleimos’a dayanarak yaptığı mesafe hesabının yanlış olduğunu, dünyanın Kolomb’un sandığından daha büyük olduğunu ve o günün teknolojisine ait gemilerle ulaşılamayacağını söylüyorlardı. Nitekim haklıydılar. Kristof Kolomb’un ikna yeteneği ve hırsları coğrafya bilgisinden daha iyiydi. Kraliçe İsabella’nın desteği ile üç gemi ve 90 kişilik mürettebat ile yola çıktı. O günün bilgileri ışığında Kristof Kolomb ve yanındaki 90 kişinin yaşama şansı yoktu, Asya kıtası 15. yüzyıl gemileriyle ulaşabileceklerinden çok uzaktı. Ne Salamanca Üniversitesi âlimleri ne de Kristof Kolomb Asya ve Avrupa arasında devasa bir kıta olduğunu bilmiyordu, bilemezdi.

Yazının girişindeki test sorusunun cevabının “D- Hiçbiri” olduğunu artık biliyorsunuz. Ama korkarım şöyle düşünüyorsunuz: “Kolomb konusunu bilsem ne olur, bilmesem ne olur, karar alırken ve siyasi düşüncelerimi oluştururken 15. Yüzyıl bilgimi gözden geçirmiyorum ki!” Ama bu düşünceniz de başka bir ezberin ürünü. Ezberlerimizi aklımıza nakşederken her seferinde aynı veya benzer ideolojik aygıtların kanallarını kullanıyoruz. Daha da vahimi, aklımızın karanlık deposunda tüm bu ezberlerimiz birbirine sımsıkı dolanmış halde bulunuyor. Yani meselemiz Kolomb’dan ibaret değil. Yazı dizimizin ilerleyen bölümlerinde bu noktaya geri döneceğiz.

Ezberlerimizden tümüyle kurtulmak kolay değil, belki de olanaksız. Yine de başarabiliriz, bugün elde var bir dedik, darısı ikiye.

Devam edecek…

 

KAYNAKLAR

 

1-    Peter Watson, Fikirler Tarihi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2014.

2-    Stefan Zweig, Macellan, Can Yayınları, İstanbul 2013.

3-    Clifford O. Conner, Halkın Bilim Tarihi, TUBİTAK Popüler Bilim Yayınları, Ankara 2013.

4-    Umberto Eco, Ortaçağ, Barbarlar, Hıristiyanlar, Müslümanlar, Alfa Yayınları, İstanbul 2014.

 

 

Açlık Grevi

Yanlış anlaşılma veya altında “çapanoğlu” aranma riskini göze alarak yazıyorum.

Açlık grevlerinin önümüzdeki günlerde yaygınlaşma olasılığını göz önüne alarak ve tamamen hekim sorumluluğu ile belirtmek, hatırlatmak istiyorum ki:

Kronik hastalığı olan bir kişinin yaptığı/yapacağı açlık grevi, kısa süreli ve destek amaçlı da olsa çok yüksek risk taşır. Özellikle diyabet (şeker hastalığı), hipertansiyon, kalp hastalıkları, kronik solunum yolu hastalıkları (KOAH vb.), malign tümörler, kronik böbrek ve karaciğer hastalıkları nedeniyle tedavi gören kişilerin açlık grevi yapmaları durumunda çok ağır komplikasyonlarla karşılaşması mümkündür. Sağlıklı bir kişinin haftalarca sürdürebileceği bir açlık grevi, kronik hastalık tedavisi gören bir kişinin saatler, günler içinde bile geriye dönülmesi mümkün olmayan bir tabloyla karşılaşmasına, hatta kaybedilmesine sebep olabilir.

Lütfen duyurun ve duyurulmasına destek olun

Nene Hatun Üzerine Yazmanın Zamanı mı?

Evet, Nene Hatun üzerine yazmanın tam zamanı!

80 milyonluk bir açık hava tımarhanesine dönmüş; toplumsal/siyasal kodları dibine kadar oynanmış bir ülkede nereden başlanacağını, neyin ucundan tutulacağını kestirmek hiç kolay değil. Okuyun, hak vereceğinizi umuyorum.
Nene Hatun’u biliyorsunuz, 93 Harbi diye bilinen 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı sırasında Erzurum Aziziye Tabyası’nın geri alınması için yapılan karşı saldırıya katılan öncü kadınlardan biri. Balkanlarda Gazi Osman Paşa’nın Plevne savunması ve Erzurum’da Aziziye Tabyası çarpışmalarında elde edilen sonuçlara bakarak Osmanlı Rus Savaşı’nı “kazandığımız” sanılmasın; Rus ordusu savaşın sonunda İstanbul’un dibinde Ayastefanos’a (Yeşilköy) kadar girip karargâh kurmuş bir de Zafer Anıtı inşa etmiştir. Nedir, Anadolu’yu ve boğazları Rusların yutuvermesi Batılı ülkeler için ciddi bir tehdit oluşturuyordu, araya girdiler; zamanı geldiğinde kendileri paylaşabilmek için Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına engel olundu. Osmanlı tahtında şimdilerde yere göğe sığdırılamayan II. Abdülhamit oturuyordu.

Nene Hatun’a geri dönelim. 22 Mayıs, Nene Hatun’un ölümünün 62. sene-i devriyesi. Sosyal medyada Nene Hatun üzerine yazılar paylaşılıyor, gördüklerimin hepsi Google’dan veya geçen yılların sosyal medya paylaşımlarından “”copy/paste” ile üretilmiş. Tüm yaşamını geçirdiği Erzurum’da, Nene Hatun anısına törende yapılan konuşmalar bile “Google işi” ve basmakalıp, yasak savar cümleler:

“Aziziye Tabyası’nda savaşan cesur, kahraman Türk kadını kalplerimizde yaşıyor.”

Google’a soracak olursanız Nene Hatun tarihimize 1877 yılında giriş yapıyor, tarihte 78 yıllık bir sıçrama yaparak 1955 yılında Türk Kadınlar Birliği tarafından Yılın Annesi seçiliyor ve üç ay sonra 98 yaşında ölüyor. Peki, aradaki bu 78 yılda ne oldu, Nene Hatun nasıl ve neler yaşadı, haydi gelin, tarihe düşülen dipnotların arasında bir gezinti yaparak ülkemizin “kahraman tüketme” becerilerine bir göz atalım.

Gazeteci, yazar, siyaset adamı İsmail Habib Sevük 2 Mart 1937 Günlü Cumhuriyet Gazetesi’nde Nene Hatun’la yaptığı görüşmeyi, “Aziziye’nin Hala Yaşayan Şahitleri” başlıklı yazısında anlatıyor. Bu görüşme sırasında Nene Hatun 80 yaşında, felçli kızına ve yüz yaşına gelmiş kocasına bakıyor, akıllara ziyan bir yokluk ve fakirlik içinde yaşıyor. İsmail Habib gördüğü yoksulluk nedeniyle para vermek istiyor, Nene Hatun reddediyor ve tokat değil yumruk gibi bir cevap veriyor:

“Parayı ne’ deyin a efendi, bana bir iş bulun da evdekilere bakayın.”

Bu cevap üzerine şunları yazıyor İsmail Habib:

“Bunlara iş bulmak değil bunlara iş yaptırmak ayıp; bunlar ki en yapılmayacak işi yaptılar. Onların yaptıkları ile övünelim ve onlara yaptığımızla utanarak. Kahramanlığı kanıksadığımız için mi kahraman kıymetini bilmeyiz? Fakat bunlar yalnız kahraman değil, altmış yıl önceki harikuladeliğin hayatta kalmış hatıralarıdır. Bu üç beş hatıraya üç beş lira maaş bağlamak: Bu onlara iyilik olmaktan daha çok, bizi nankör olmaktan kurtaracaktır.”

1877 Osmanlı Rus Savaşı’nın Anadolu Cephesi Baş Kumandanı Ahmet Muhtar Paşa’nın Başkâtipliğini yapan Mehmet Arif Bey, Aziziye Tabyası önündeki kanlı çarpışmayı “Başımıza Gelenler” isimli eserinde anlatmıştır. Bu eserde Nene Hatun’un da, diğer çarpışan kadınların da adı yoktur. Eserde sadece kadınların muharebe eden askere ekmek, zeytin, peynir, testilerle su taşıdığı, onlara cesaret verici sözler söylediği kaydedilmiştir. Anlaşılan Başkâtip Mehmet Arif Bey kadınlara sadece kadınlık rolleri vermekle yetinmiştir. Bir kadının cesareti ve becerisi ile topluma liderlik ettiğini itiraf etmek zor gelmiştir tarihe not düşenlere. Üzülerek söylemek zorundayım ki, aradan geçen 140 yıla rağmen bakış açımızda esaslı bir değişiklik olmamıştır.

2010 Yılında Avni Kütükoğlu’nun yönetmenliğini yaptığı Nene Hatun filmi, Ahmet Muhtar Paşa’nın heybetinden ibaret, kadın bakış açısından yoksun, hemen sadece oynayan figüranların beğendiği bir film olarak kalmıştır. 1974 yılında Seyyal Taner tarafından seslendirilen Nene Hatun isimli şarkının sözleri hatalı olduğu gibi o dönemde “yavrukurt” diye adlandırılan izcilerin marşlarını andırmaktadır.

Hangi siyasal düşünceden olursa olsun, cahilliğin pervasızlığı totaliter rejimlerin en büyük gıdasıdır. Nene Hatun’un sadece Ruslarla değil aynı zamanda komünizm ile savaştığını ve İslam’ın kurtarıcısı olduğunu; Nene Hatun yaşasaydı Kürtleri de Ruslar gibi “geberteceğini” zannedenlerin ideolojik duruşu faşizmin güvenlik anahtarıdır. Geçtiğimiz yıllarda Nene Hatun üzerine yapılan “milli duyguları kabartan” kopyala/yapıştır paylaşımları eleştiren ve kendini sol/sosyalist cenahta sanan bir sosyal medya sayfasında Nene Hatun, “Osmanlı’nın feodal faşizmini yıkıp, sosyalizmi getirmek isteyen Rus askerlerini katleden yobazlığın simgesi bir kadın” olarak tanımlanmıştı. Totaliter rejimler kendi taraftarları ile muhalefet edenlerin aynı zır cahil dili kullanmasıyla serpilir gelişirler.

Nene Hatun’un ölümünden hemen sonra Türk Yurdu Mecmuası’nda yayınlanan Mithat Cemil’in “Nene Hatun’a” başlıklı şiiri bu “sesleri çıkmaz” kadınları çok güzel anlatıyor, beğeneceksiniz.

“Bazan ne kadar benzemiyor kendine insan
Erkek acaba kimdir? Eğer sen de kadınsan.
Ruhun adı olmaz: Ne kadınsın ne de kızsın;
Bir dane değilsin Nene Hatun, sayısızsın.

Tarihi yapanlar, bağıran fırtınalardır;
Bazan da fakat sesleri çıkmaz analardır.”

 

23

Buca’dan Marmaris’e giden tur aracı kaza yapıyor, 23 kişi hayatını kaybediyor. Ölü sayısının artmasından korkuluyor.

Bu şanssızlık değil, görünmez kaza hiç değil.

Şu sorulara cevap bulmalıyız:

-Arabanın bakımları yapılmış mı, bakımlarının yapılıp yapılmadığı düzenli denetleniyor ve raporlandırılıyor mu?
-Denetleyenleri de denetleyen mekanizmalar kurulmuş mu?
-Şoförün çalışma saatleri ve koşulları nedir?
-Çalışma saatleri ve koşulları kim tarafından ve nasıl denetleniyor?

O yol tehlikeli kazalara çok elverişli. Bu nedenle:

–Hız limitlerine uyuluyor mu?
-Uyulmuyorsa istisnasız her araca ceza uygulaması yapılıyor mu?
-Otoyol polisleri tarafından o güzergahta makas yapan, tehlikeli şerit değiştiren her araç durdurulup ceza uygulanıyor mu?
-Yol üzerinde tehlike işaret ve tabelaları doğru konumlandırılmış mı?

BU BİR KAZA DEĞİL KATLİAM

Not:
Kazaya ilişkin ölüm ve kan görüntülerini lütfen paylaşmayın. Paylaşanları uyarın.