“İnkilapları doğuran hamlelerdir”

Birinci Dünya Savaşı öncesi Fransa’sına gidip, çağdaş, entelektüel, özgür düşünceli, sol siyasal duruşa sahip bir erkeğe, kadınların seçimlerde oy kullanması üzerine fikirlerini sorabilseydik, alacağımız cevap yaklaşık olarak şu minvalde olurdu:

Ülkemiz kadınlarının ezici bir çoğunluğu kilisenin etkisi altında bulunuyor, kadınlar ruhban sınıfı tarafından kolayca yönlendirilebilir. Eğer kadınlara oy kullanma hakkı tanınırsa, siyasi dengeler sağ muhafazakarların lehine dönecektir. Kadınların oy kullanmaması kilisenin gücünü sınırlayabilmek için elzemdir.”

Centilmenimiz bu “ilerici, demokrat” görüşlerini sıraladıktan sonra ünlü Fransız düşünür Jean- Jacques Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi kitabına gönderme yaparak egemenliğin millete ait olduğunu, ancak bu “millet egemenliği” düşüncesinin tek tek bireylerin toplamı anlamına gelmediğini, bireylerin öncelikle yurttaş olmaları gerektiğini söyleyecek; kadınların birey olabildikleri ama yurttaş olabilmeleri için uzun bir “siyasi terbiye ve eğitimden” geçmesi gerektiğini de hararetle savunacaktı.

026B8546-3EC6-41AE-AC7B-067B05ECBF03

Jean- Jacques Rousseau

Kadınların oy kullanmasının kendi güçlerini arttıracağı fikrini muhafazakârlar da onaylıyordu. Ancak kadınlara güvenilemezdi ki, bir kere seçme/seçilme hakkını elde ettikten sonra aniden görüşlerini değiştirebilir, sol- demokrat kampa geçebilirlerdi. Böyle bir siyasi risk çok tehlikeliydi. Daha da önemlisi, kadınların oy kullanması aile içi güç dengelerini değiştirir, kadınların elde ettikleri güç kıyametin kopmasını hızlandırırdı. Muhafazakâr kampın, “kıyametin kopma” sorumluluğunu göze alması söz konusu bile edilemezdi.

Yirminci yüzyıl başı Fransa’sının, o dönemin tüm Avrupa’sını temsil ettiğini düşünüyorsanız, fena halde yanılıyorsunuz demektir. Latin Avrupa olarak tanımlanabilecek, Katolik Hristiyanlığa yapışmış ve Roma İmparatorluğu antikitesini sırtlayıp taşımaya çalışan birkaç ülke vardı Avrupa’da: Fransa, İspanya ve İtalya. Bu üç ülke dışında kalan Avrupa ülkelerinin çoğunda, 19. yüzyıl ortalarından itibaren, kadınların siyasal haklarını kullanması için kıpırdanmalar başlamıştı.1867 yılında İngiltere Avam Kamarası’nda konuşma yapan John Stuart Mill kadınlara seçme ve seçilme hakkı talep ediyordu.

Zira kadınlar artık daha uzun müddet esirler, eblehler, mecnunlar meyanına tasnif edilemezler.”

12D4DB15-6756-4A9F-BFDE-533C62E0950F.jpeg

John Stuart Mill

Muhafazakâr kesimler karşı çıkıyordu kadınların seçme ve seçilme haklarına. Örneğin İngiltere’de Lordlar Kamarası, bu hakkın verilmesine karşı son ana kadar direndi. Onlara göre kadın ve erkeğin yeryüzünde var olma şekli kutsal kitaplarca belirlenmişti ve toplumsal roller işbölümüne dayanıyordu. Her cins kendi rolünü oynamalı, ötesine bulaşmamalıydı. Muhafazakar kesimlerin tüm itirazlarına karşın, aydınlanma taraftarı kadın ve erkeklerin, sosyalistlerin ve yirminci yüzyıl başında Avrupa’yı saran süfrajet[1] eylemcilerin etkisiyle, kadınların siyasi duruşları giderek görünür hale gelmişti. Nedir ki, kadınların seçme/seçilme hakkını kazanmalarını sağlayan sürecin en önemli faktörü Birinci Dünya Savaşı olmuştur.

Birinci Cihan Harbi

Avrupa 1914 yılında farklı bir savaşla yüz yüze gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı, insanlık tarihinin en zalim savaş yöntemlerine, cephenin ve sivillerin iç içe geçtiği, yıllar boyu süren bir mezalime sahne olur. Savaşa giden erkekler yıllar boyunca evlerinden uzak kalacak, kimisi hiçbir zaman geri dönemeyecekti. Bu durum Avrupa’nın dört bir yanında, özellikle kentsel alanlarda tüm geleneksel işbölümünü darmadağın etmiştir. Kadınlar dört yıllık savaş boyunca erkeklerin üstlendiği tüm işkollarında başarılı olabileceklerini gösterdiler, göstermek zorunda kaldılar. Kadınların siyasal haklarına karşı çıkan muhafazakârlar, savaş yıllarında hızla değişen “kadınlık rolleri” karşısında, geleneksel söylemlerini sürdürmekte zorlanıyorlardı. Savaş bittiğinde, Latin Avrupa dışında kalan; sosyalistler, süfrajetler ve demokrat aydınların çabalarıyla, siyasal/sosyal şartlarını olgunlaştıran ülkelerin kadınları, birbiri sıra seçimlerde oy kullanma ve seçilme haklarını elde ettiler. Kaldı ki bazı ülkelerin kadınları bu hakkı savaş öncesinde elde etmişlerdi. Finlandiya 1906, Norveç’te 1907, Danimarka 1908 vb… Amerika Birleşik Devletleri’nde 1920 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile başkanlık seçimlerinde yirmi milyon kadın oy kullandı. İngiliz kadınları 1918, Alman kadınlar ise 1919’da oy kullanma hakkını elde ettiler.

Mihri Hatun

Osmanlı İmparatorluğu boyunca kadınlık sorunlarının bizzat kadınlar tarafından dile getirilişinin izini sürdüğümüzde şaşılacak kadar erken bir dönemde, 15. yüzyıl şairi Mihri Hatun ile karşılaşırız.

Derler ki eksik akıllı olur kadınlar

Uygundur her sözünü boş saymak

Mihri duacınızın zannı budur

Şu sözü der ol kâmil kişiler:

Ehl bir kadın iyidir

Ehl olmayan bin erkekten

Bir kadın ki zihni paktır

İyidir bin anlayışsız erkekten”

Fatma Aliye Hanım

Nedir, dört yüz yıl boyunca suskun kalır Osmanlı kadınları. 19. yüzyılda Fatma Aliye Hanım çıkar tarih sahnesine, Muhadarat adlı romanıyla, yıl 1892’dir. Romanın kadın kahramanı, bir kadının ilk aşkını unutamayacağı önyargısını yerle bir eder. Yazdığı beş romanda kadınlar çağdaş, ilerici çizgiler çizer ama 1899 yılında yazdığı Nisvan-ı İslam adlı kadın sorunlarını tanımlamaya çalıştığı kitabında romanlarındaki çizgisini koruyamaz[2] ve kadınlara geleneksel rollerini sunmakla yetinir. Fatma Aliye Hanım örneği çok önemlidir, Batı’nın süfrajet eylemlerinde de örneğini sıkça gördüğümüz gibi, ilk kadın eylemcilerin çoğunun ayağı sürçmüştür[3]. O dönemin diliyle söylemek gerekirse “kadınlık mefkûreleri[4]” eğitimli ve “özgür” kadınlarla sınırlandırılmış, cariyelerin, hizmetçilerin, köylülerin, yoksulların ve fahişelerin kadın hakları kapsamına alınması söz konusu bile edilmemiştir.

143B1612-BCFD-49D8-9A95-56C95CC9EDD1

Fatma Aliye Hanım

Hürriyet, müsavat, adalet, uhuvvet

1900’lü yıllarda Avrupa’da bir yandan kadınların seçme/seçilme hakkı için mücadele eden süfrajetler, öte yandan ise kadın-erkek eşitsizliğini sınıfsal bir temele oturtan sosyalistler çok yol almışlardı. Aynı yılların Osmanlı Türkiye’sinde, İstanbul, Selanik, İzmir gibi birkaç şehir ile sınırlı kalsa da kadınların siyasal hakları üzerine tartışmalar başlamış; özellikle 1908 Devrimi[5] ile beraber, “hürriyet, müsavat[6], adalet, uhuvvet[7],” ilkeleri içinde “müsavat-ı tamme[8]” konusu, II. Meşrutiyetin temel konularından biri haline gelmişti. Meşrutiyet’in olgunlaştırdığı özgürlük ortamı içinde birbiri sıra birçok kadın örgütü kurulmuştur. Kurulan örgütlenmelerin çoğu hayırsever yardım derneğidir ama kadın hukuku konusunda çalışmak üzere kurulmuş örgütlenmelerin varlığı etkileyicidir. Osmanlı Kadınları Terakkiperver Cemiyeti, Teali-i Nisvan Cemiyeti, Osmanlı Cemiyet-i Hayriyye-i Nisaiye, Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti içinde örgütlenen Osmanlı feminist kadınları, kısa zamanda şaşırtıcı bir çoğunluğa ulaşmışlardır.

Erkeklerin sakalları kadınların elinde

II. Meşrutiyet döneminin Osmanlı Devleti, savaşla 1912’de Balkan Harbi ile tanışmış, 1914- 1918 yılları arasında süren Birinci Cihan Harbi ve 1922’de biten Kurtuluş Savaşı ile birlikte tam on yıl savaşla yatıp savaşla kalkmıştır. Yeni tomurcuklanan feminist kadın örgütlenmelerinin bu dönemde darmadağın olması kaçınılmazdı. Kadınlar iş, aş ve ailelerinin güvenliği peşine düşmüşlerdi. Savaşın erkeklere el koyduğu, savaşa giden erkeklerin dönmediği o günün şartlarında, tasavvur bile edilmesi mümkün olmayan sayıda kadın iş hayatına atılmış; kadınların seçme/seçilme hakkı gündeme geldiğinde “o zaman kadınlar da askere gitsin” diyen erkekler, orduda kadın işçi taburları kuruluşunu izlemek zorunda kalmışlardı. Erkeklerin kadın berberlere tıraş olmaya başlaması üzerine Sabah gazetesi “erkeklerimiz şimdiden sakallarını kadınların ellerine vermeye başladılar” manşetiyle çıkmıştır. Örgütlenme tecrübesi olan kadınların bazıları sosyal yardım ve kadın istihdamı alanında hızlı bir şekilde organize olmayı başarmışlardır. Osmanlı Türkiye’si kadınları büyük bir değişime gebeydi.
Nezihe Muhiddin

Türk kadınlarına seçme ve seçilme hakkı verilişinin yıldönümlerinde, sosyal medyada kopyala/yapıştır usulü yapılan paylaşımlarda adı hemen hiç geçmeyen Nezihe Muhiddin, 1889 yılında İstanbul’da doğmuştur. Varlıklı, iyi eğitimli, özgürlükçü bir ailenin içinde yetişir Nezihe Muhiddin. Döneminin iyi eğitilmiş kadınlarıyla olan farkını genç yaşlarda göstermiş, sadece edebiyatla değil, toplumsal, siyasal, ekonomik sorunlarla da ilgilenmiştir. Önce bir kız lisesinde fen bilgisi öğretmeni olmuş, ardından da yaşatmak ve geliştirmek için büyük bir mücadele vereceği, gericilerin kapatmaya çalıştığı bir kız meslek lisesinin müdürlüğünü üstlenmiştir. 9 Eylül 1922’de Mustafa Kemal liderliğindeki Anadolu ordusu, İzmir’i Yunan işgalcilerinden temizlediğinde, 33 yaşındaki Nezihe Muhiddin ülkenin feminist kadınlarının başına geçmeye, kadınların sözcülüğünü yapmaya hazırdı, harekete geçmek için çok beklemeyecekti.

31042570-1D6A-4A57-B051-95BA910A2D81

Nezihe Muhiddin

Kadınlar Halk Fırkası

Nezihe Muhiddin ve dava arkadaşları 1922 yılı son aylarında harekete geçtiler. “Mücadele-i milli[9]” başarıyla sonuçlanmış, savaş yılları boyunca hem cephede hem de cephe arkasındaki kadınlar “rüştlerini ispatlamışlardı.” Nezihe Muhiddin ve diğer öncü kadınlar, kadın ve erkeğin tam eşitliğine ilişkin Batı’nın süfrajet görüşlerini artık açıkça konuşuyorlardı. 1923 yılının ilk aylarına gelindiğinde, Cumhuriyet Halk Fırkası henüz kurulmamış, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti durumundaydı. 1923 Haziran ayında Darülfünun’da toplanan Kadınlar Şurası’nda, Nezihe Muhiddin başkanlığında bir Kadınlar Halk Fırkası[10] (KHF) kurulma kararı alınmış, 17 Haziran 1923 tarihinde Kadınlar Halk Fırkası’nın kurulduğuna dair beyanname Dâhiliye Vekâlet’ine[11] gönderilmişti. Bir avuç öncü kadın, bir cemiyet kurmak yerine doğrudan siyasi bir parti olarak örgütlenmişlerdi. Hem de genç cumhuriyetin ilk siyasi partisini kurarak!

Nezihe Muhiddin zamanın Vakit gazetesinde yayınlanan makalesinde, “kadınların o mevkilere oturabilmeleri acaba mümkün olabilecek mi?” sorusunun bile kadınlar için bir leke olduğunu açıklıyordu. Nezihe Muhiddin Anadolu’da hiç duyulmamış bir dille konuşuyor; kadın ve erkeğin kanun karşısındaki eşitliğinden, medeni hukuktan, kadınların çalışmasının önündeki engellerin kaldırılmasından, tüm kadınların eğitim hakkından faydalanmasının zorunlu hale getirilmesinden söz ediyordu. Nezihe Muhiddin’e göre kadınlar bu değişime hazırdı, ya erkekler…?

Ya erkekler…!

Erkekler veya daha doğru bir deyişle “erkek dünyası” kadınların siyasi parti kurmalarını “kadınlar ihtilale hazırlanıyor” olarak değerlendirmişti. Kadınlar cemiyet kurmalılar, kadınları eğitmeliler, hayır işleriyle iştigal etmeliydiler. Hüseyin Cahid’in KHF için yazdığı şu satırlar dönemin erkek “kafasının” özeti gibidir.

Kadınlar Halk Fırkası? Kadınların fikri ve içtimai tealisini temin için cemiyet halinde çalışmak isteyen bu hanımlar siyasi bir isim intihap etmeselerdi belki maksatlarını daha iyi ifade etmiş olurlardı.”

5DFC8D22-A268-4132-966D-B0822B14DF55

Hüseyin Cahid

Kadınlar Halk Fırkası’nın kuruluş beyannamesinin cevabı sekiz ay sonra gelmiş, başvuruları reddedilmiş, fırkanın kuruluşuna niye izin verilmediği hiçbir zaman tam olarak öğrenilememiştir. Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm kitabının yazarı Zafer Toprak bu konudaki düşüncesini şu satırlarla açıklıyor.

Ankara, tüm ulusu temsil edecek Halk Fırkası hazırlıkları içerisindeydi. Toplumu cinsiyet esasına göre bölen bir fırkanın günün koşullarına uygun düşmediği kanısı yaygındı. Hem “halk fırkası” kuruluş aşamasındaki partinin adıydı. Gazi, bu adı daha önce telaffuz etmişti. Her ne kadar başına “kadın” sözcüğü eklense de bir başka örgütün bu adı kullanmasına cevaz verilemezdi. Parti kuruluş çalışmaları sekteye uğrayan kadınlara cemiyet kurmaları önerilecekti.”

Kadınsız İnkılap

Kadınsız İnkılap kitabının yazarı Yaprak Zihnioğlu’nun KHF’nın açılmasına izin verilmeyişi konusundaki tezi sağlam temellere dayanıyor. Zihnioğlu’nun iddiasına göre, Ankara hükümeti kadın hakları konusunun sınırlarını kendisi çizmek istiyordu. KHF’nın programına ve kurucu kadrolarına bakıldığında, kadınlar bu sınırların çizilmesi hakkını erkeklere ve/veya mevcut iktidar sahiplerine bırakmayacaklardı. En önemlisi, mevcut tek partili Cumhuriyet Hükümeti, “kadınlara haklarını biz verdik” söylemini kullanmak istiyor ve bunun getireceği siyasi kazancı paylaşmak istemiyordu.

Kapatılan (açılmasına izin verilmeyen) KHF kadroları, 7 Şubat 1924 günü parti tüzüğünü elden geçirerek yeniden Nezihe Muhiddin’in öncülüğünde Türk Kadınlar Birliği’ni (TKB) kurarlar. Kadın Yolu adlı bir dergi çıkarmak, yabancı dil öğrenmek isteyen kadınlara kurslar açmak, İstanbul’a okumaya gelen genç kızlara destek olmak, yemek çıkarmak gibi faaliyetleri başarıyla yürüttülerse de kadınların seçme/seçilme hakkı talebinden vazgeçmemişlerdi. 1925 yılında boşalan bir milletvekilliği için TKB, Nezihe Muhiddin ve Halide Edip’i[12] aday göstermeye yeltenmişti. Erkekler gelişmelerden rahatsızdı. Başında Yunus Nadi’nin olduğu Cumhuriyet gazetesinde yer alan bir karikatürde, mebus olmak için aday olmak isteyen bir kadın, seçmenlere şu şekilde sesleniyordu.

Hanımlar, hemşireler, eğer reyinizi bana verecek olursanız mebus olunca ilk işim tuvalet levazım (eşyası) gümrüklerini ilga etmek (kaldırmak) olacaktır.”

Yunus Nadi TKB kadınlarının reklam peşinde olduklarını söylüyor, “hanımlar hassas olur” diyerek alay ediyor ve 1925 yılının en önemli olayı sayılan Şeyh Said ayaklanmasını kastederek “Türkiye’nin hayatında çok mühim meseleler olduğu bir zamanda hanımlarımızın mebusluk propagandası veya reklamı ile meşgul olmasını” ciddiyetsiz bulduğunu açıklıyordu.

364B11F5-6124-41DD-B63D-FBCE9F8AACE6

Cumhuriyet Gazetesi- 31 Mart 1930

TKB, 1925 Ekim ayında yeni bir hamle yapmış, dönemin Diyanet İşleri’ne başvurarak camilerde eğitim çalışmaları yapmayı talep etmiştir. TKB’nin bu girişimi de reddedilmiş ve Cumhuriyet gazetesinde kadınların camide manto modasını anlatacağı şeklinde karikatür yayınlanmıştı.

İnkılapları doğuran hamlelerdir”

1927 yılında TKB bir tüzük değişikliği yapmaya çalıştığında ortalık yine karışmıştı. “İnkılapları doğuran hamlelerdir” açıklamasını yapan Nezihe Muhiddin ve arkadaşları, birlik tüzüğüne “kadınların siyasal hakları için mücadele” hedefini koymuşlardı. İstanbul Valiliği tüzük değişikliğini onayladı, nedir, TKB için yolun sonuna gelinmişti.

TKB’nin 1927 kongresi sonrasında Nezihe Muhiddin ve birlik üst yönetimi kongre seçimlerinde ve hesaplarda usulsüzlük yapıldığı iddialarına maruz kalmıştır. Yapılan denetimlerde, Muhiddin aklansa da istifaya zorlanır. Nezihe Muhiddin’in yerine seçilen Latife Bekir 1928’de yaptığı açıklamada “Ben öteden beri Nezihe Muhiddin’in icraatlarına karşıyım” dedikten sonra kadınların siyasal haklar peşinde koşmasını hayal olarak nitelemiştir. Türk Kadınlar Birliği kadınlık sorunları için verilen mücadeledeki belirleyici rolünü ve devrimci niteliğini terk ederek örneklerini hala çokça gördüğümüz “kermes derneği” olma yoluna sapmıştır. Bundan sonraki adım, Nezihe Muhiddin adının, öğreti ve kuramlarının[13] tarihten kazınıp atılmasıydı.

Afet İnan

Hamle sırası Ankara’daydı. Cumhuriyet hükümeti, sınırlarını ve kapsamını kendisi çizmek kaydıyla, kadınların iş yaşamına katılmasını, iyi eğitim görmesini, siyasal haklarını kullanmasını destekliyordu. Bu amaçları gerçekleştirmek için kadın örgütü geleneğinden gelmeyen, biat sorunu yaşatmayacak, çok iyi eğitim görmüş, kadınların rol modeli olacak bir genç kadına ihtiyaç vardı. Aranan kişi 1930’lu yılların başında göreve hazır hale getirilmişti. 1908 doğumlu, Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan’ın Dame de Sion’da eğitim görmesi sağlanmış, Cenevre’de doktora[14] yaptırılmıştı. 22 yaşına geldiğinde Afet İnan’ın yazdığı Yurt Bilgisi ve Vatandaşlık kitapları ders kitabı olmuştu. Afet İnan yıllar sonra yazdığı anılarında, bu kitapların büyük oranda Atatürk tarafından yazıldığını söyleyecekti. 1930 yılı Nisan ayında Atatürk, Afet İnan’ın “Türk kadınının intihap[15] hakkına dair mühim bir konferans” vermesini sağlamış, yanına Meclis Başkanı Kazım Özalp’ı, Başbakan İsmet İnönü’yü ve bazı bakan ve mebusları da alarak konferansa katılmıştı. Bu yolla Atatürk, kadınların siyasal yaşamına katılması ile ilgili görüşlerini devlet ricaline Afet İnan yoluyla iletmiştir. Afet İnan’ın konferans verdiği 3 Nisan 1930 tarihinde, 1580 Sayılı Belediye Kanunu TBMM’den geçer, kadınlara yerel seçimlerde seçme seçilme hakkı tanınmıştır. 1931 yılında yapılacak genel seçimler için “geç kalınmış”, 1935 seçimleri için 1934’ün 5 Aralık tarihinde kadınların seçme ve seçilme hakkı Meclis’te kabul edilmiştir.

F4EFA3E8-123A-4C6F-AF15-6CC03B22219D

Afet İnan ve Atatürk

Türk Kadınlar Birliği kapatılıyor

1935 yılının 18-24 Nisan tarihleri arasında İstanbul’da Uluslararası Kadınlar Birliği Kongresi toplanır; ev sahipliğini Türk Kadınlar Birliği yapmaktadır. TKB için Kongre, kadınlık sorunlarının tartışıldığı, sofistike, etliye sütlüye karışılmayan bir toplantı olacaktır; nedir, toplantılara TKB’nin öngöremediği bir gündem maddesi ağırlığını koymuştur. Nasyonal Sosyalistler yani Hitler faşizmi, kadınların geleneksel rollerine dönmesini isteyen ve savaş naraları atan politikaları nedeniyle kadın örgütleri tarafından mercek altına alınmıştı. Uluslararası kadın örgütlerinin Hitler’e sessiz kalması olanak dışıydı. Sosyalist Türk kadınlarından Suat Derviş, Kongrenin öncelikli gündeminin savaş karşıtlığı olduğu hakkında basına açıklamalar yapmıştı. TKB köşeye sıkışmıştı, yapacakları bir şey yoktu, toplantı başlamıştı. Bütçesinin önemli bir bölümünü savunmaya ayıran, Almanya’yı karşısına almak istemeyen Türkiye Cumhuriyeti’nin, savaş karşıtı bildiriler yayınlayan bir kongreye tahammülü olamazdı, olmadı da! Kongreden iki hafta sonra, 10 Mayıs 1935 tarihinde TKB kapatıldı. Birlik Başkanı Latife Bekir, yaptığı kapanış konuşmasında, Türk kadınlarına her türlü hakkın verildiğini, artık kadın hakları konusunda çalışacak bir teşekküle ihtiyaç bulunmadığını söylüyordu.

305E99B5-5DB0-4F72-8F23-849CB3C3FFF0

Suat Derviş

Türk Kadınlar Birliği’nin kapatılması o dönemin tek örneği değildir; işçi cemiyetleri, bir federasyon niteliğindeki Amele Teali Cemiyeti ve II. Meşrutiyet dönemine ait kültür derneklerinin de faaliyetlerine son verilmiştir. TKB’nin kapatılması, otoriter tek parti yönetimi icraatlarının bir parçası olarak değerlendirilmelidir; aksi halde, o döneme ait büyük resmi görmek mümkün olmayabilir.

10 Şubat 1958 yılında, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk siyasi partisinin kurucu Genel Başkanı, Türkiye feminist hareketinin öncü isimlerinden Nezihe Muhiddin İstanbul’da bir akıl hastanesinde öldü. 1949 yılında yeniden kurulan TKB, Nezihe Muhiddin’in cenazesine katılmadı.

Her 5 Aralık günü klişe mesajlarla, Türkiye’nin Avrupa’da oy kullanma hakkını ilk kazanan ülke olduğu palavralarıyla[16], 1934 yılında seçme/seçilme hakkı verilen kadınların örgütlenme haklarının nasıl gasp edildiğini gözden saklayarak, Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının kendine biat edecek, muhalefet etmeyecek bir kadın modeli yarattığını bilmeden, anlamadan yapılan paylaşım ve “kutlamaların” kadın haklarına ve kadın kültürünün gelişmesine zerre kadar faydası bulunmamaktadır. Kendini aydın, ilerici, halkçı, özgürlükçü sayan erkek ve kadınların “Ama Cumhuriyet’in ilk yıllarının koşulları böyle davranmayı gerektiriyordu” şeklindeki siyasi duruşları, tarihle yüzleşme, tarihin oyun kurucularını eleştirme hakkından vazgeçerek, yüz yıllık masallara teslim olmanın fotoğrafıdır.

 

 

 

Dipnotlar

[1] Süfrajet: 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında Avrupa’da kadınların seçme/seçilme haklarını savunmak için radikal denebilecek girişimlerde bulunan kadın eylemciler.

[2] Fatma Aliye Hanım bu kitapta cariyeliği olağan bir olgu olarak sunmuştur.

[3] İngiltere’de ilk süfrajet kadın lideri Emmeline Pankhurst’un 1918 yılında kadın hakları karşıtı muhafazakar partiye katılması, cinsiyet üzerinden yapılan kimlik siyasetinin bir sonucu olarak okunmalıdır.

[4] Mefkure: İdeal, ülkü, amaç.

[5] 1908 Devrimi : Resmi tarih bu ifadeden hoşlanmasa da II. Meşrutiyet’in ilan sürecinin Devrim olarak tanımlanmasının doğru olduğu kanaatindeyim. Bu konuda Aykut Kansu’nun 1908 Devrimi adlı kitabı okumanızı öneririm.

[6] Müsavat: Eşitlik

[7] Uhuvvet: Kardeşlik

[8] Müsavat- ı tamme: Tam eşitlik, mutlak eşitlik.

[9] Mücadele-i milli: Milli mücadele, Kurtuluş Savaşı dönemi.

[10] Fırka: Siyasi parti.

[11] Dahiliye Vekaleti: İçişleri Bakanlığı

[12] Halide Edip daha sonra yaptığı bir açıklamayla Mebus (milletvekili) adaylığının söz konusu olmadığını açıklamıştır.

[13] Nezihe Muhiddin Avrupalı feminist düşünürlerden çok önce, “kadın/erkek işbölümü” tezinin karşısına kadın ve erkeğin tamamlayıcılığı kuramını geliştirmiştir.

[14] Afet İnan ve onun Cenevre’de Antropoloji doktorası yapması konusu konuşulduğunda şu anekdotu düşmek zaruridir. On dokuzuncu yüzyıl başında Afrika’dan Amerika kıtasına köle taşıyan “tüccarlar” ve köleleri plantasyonlarda acımasızca çalıştıran büyük toprak sahipleri önemli bir sorunla karşılaşmışlardı. 1789 Fransız İhtilali’nin öncü düşünürleri insan hakları kavramını sorgulamaya başlamıştı. Hakları olan bir insanı köle olarak kullanamazdınız. Kölecilerin “zencilerin insan olmadığını” söyleyecek, sözü kabul edilir kişilere yani “bilim insanlarına” ihtiyacı vardı. Antropoloji bilimi bu ihtiyaçtan doğmuş; kafataslarını inceleyen ilk antropologlar zencilerin insan olmadığına karar vermişlerdir. Antropoloji bilimi kölecilere yüz yıla yakın bir zaman kazandırdı. Yöntem tutmuştu, kadın ve erkeğin beyin ağırlıkları arasında %11’lik fark olması da kadınların siyaset dünyasından önünü kesmek için kullanıldı. Aynı yöntem 20. Yüzyıl başında ulus devlet inşası yürüten liderler ve siyaset adamları tarafından kullanıldı. “Kraniyometrik” yöntemler kullanılarak ırksal özelliklerin tespiti yapılmaya çalışılıyordu. Afet İnan tarafından Anadolu’nun dört bir köşesinde 64.000 kafatasının ölçümü yaptırılmış, böylece Türklerin Orta Asya’nın aşağı ırkı sayılan sarı ırktan gelmediği, Türklerin brakisefal kafatasına sahip olduğu kanıtlanmıştı. Konu ile daha ayrıntılı bilgi için Zafer Toprak’ın Cumhuriyet ve Antropoloji ve Stephen Jay Gould’un İnsanın Yanlış Ölçümü adlı kitapların okunması önerilir.

[15] İntihap: Seçim

[16] 1934 yılına gelindiğinde Fransa, İtalya, İspanya gibi Roma İmparatorluğu mirasını üstlenmiş, Katolik birkaç ülke dışında Avrupa ülkelerinin pek çoğunda; Amerika, Sovyetler Birliği ve Avustralya’da kadınlar seçme/seçilme hakkına kavuşmuştu.

 

KAYNAKLAR

1-Zafer Toprak, Türkiye’de Kadın Özgürlüğü ve Feminizm (1908-1935), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2016.

2-Zafer Toprak, Türkiye’de Yeni Hayat- İnkılap ve Travma 1908- 1928, Doğan Kitap, Kasım 2017.

3-Zafer Toprak, Darwin’den Dersim’e Cumhuriyet ve Antropoloji, Doğan Kitap, 2012.

4-Yaprak Zihnioğlu, Kadınsız İnkılap, Metis Yayınları, 2003.

5-Ayşegül Baykan, Belma Ötüş-Baskett, Nezihe Muhiddin ve Türk Kadını (1931), İletişim Yayınları, 2016.

6-Yonca Altındal, Erkeksi Siyasetin “Erk”siz dublörleri, Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Cilt 12 Sayı 21 Haziran 2009 ss.351-367

7-Atacan Atakan, Unut(tur)ulmuş bir öncü: Nezihe Muhiddin, Agos Gazetesi, 9 Kasım 2013.

8-Doğan Alpaslan Demir, Yılmaz Özdil’in “İyi” Yazısına İtirazım Var…, 1 Kasım 2017. https://doganalpblog.wordpress.com/2017/11/01/yilmaz-ozdilin-iyi-yazisina-itirazim-var/

9-Stephen Jay Gould, İnsanın Yanlış Ölçümü, Versus Kitap, 2014.

10-Bengül Salman Bolat, 1930- Kadınlara İntihap (Seçme- Seçilme) Hakkı Verilmesine Yönelik Tutumlar, Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi Yıl 10 Sayı 19 (Bahar 2014)

11-Cumhuriyet Gazetesi, 31 Mart 1930.

Reklamlar

Bir toplumun ilerleme hızı, en yavaş yürüyenin hızına eşittir.

Bir toplumun ilerleme/gelişme hızını ölçmek, bu hıza etki eden etmenleri açıklamak için pek çok yöntem ileri sürülebilir. Muhtemelen bu yöntemlerin her biri, toplumların ilerleme hızları konusunda bilimsel yöntemlerle desteklenmiş niteliksel ve niceliksel algoritmalara sahiptir. Nedir, benim toplumların ilerleme hızı konusunda tek cümlelik bir sosyal denklemim var:

Bir toplumun ilerleme hızı, en yavaş yürüyenin hızına eşittir.

Bir örnekle açıklayacağım:  On kişilik bir topluluğumuz var. Bu on kişinin, kent içinde, on kilometre uzaklıkta bir hedefe ulaşmaları isteniyor. On kişiden biri maraton şampiyonu, içlerinden altısı ortalama veya ortalama üstü bir hızla yürüyebilir, biri kör, biri iki yaşında çocuğu olan bir kadın, biri ise ağır yürüme engelli. Topluluğun tüm fertleri hedefe ulaşmak zorunda. “Start” verildikten yarım saat sonra maraton şampiyonu hedefe ulaşır. Diğer altısı 1.5-3 saat içerisinde varış noktasına ulaşacaklardır. Çocuğunu kucağına alacak olan kadın uzun saatler sonunda varırken, yolu kaybetmediğini umut edeceğimiz görme engelli belki günler sonra diğerlerinin yanına gelecek. Yürüme engelli olan mı? Meçhul…! Yani bu topluluğun ilerleme hızı yürüme engellinin ve/veya görme engellinin hızına eşittir.

Şimdi sıra topluluğun ilerleme hızını arttırmaya geldi. Biraz akıl, biraz fikir, biraz da “ilerleme” diye bir amacımız olması yeterli.

Ülkemiz görme engellileri “görenlerin dünyasında” yaşamak için elzem olan bağımsız hareket eğitimi görmüyorlar (Körler okulunda okuyanlar dahil). Bu eğitime ait becerileri el yordamıyla yıllar içinde kısmen ediniyorlar. Görme engellilerin beyaz baston kullanarak yollarını kolayca bulabilecekleri kabartma yol çizgileri göstermelik denecek kadar az. Var olan çizgiler de bilinçsizce çizilmiş ve araçların işgali altında. Özcesi, çözüm besbelli.

Yürüme engelliye akülü tekerlekli bir sandalye verir, tekerlekli sandalye eğitim pistleri yapar, kullanıcıların tümünü eğitirsiniz. Yetmez; tüm yolları, binaları, ortak yaşam alan ve güzergahlarını yürüme engellilerin kolayca kullanabileceği hale getirirsiniz. Görün bak, yürüme engelli olan kişi hedefe ilk varan olacaktır.

İki yaşında çocuğu olan kadını mı soruyorsunuz? Maraton şampiyonu olan kişi çocuğu omzuna alır, çocuk maratoncu amcasının omzundan diğerlerine “hadi çabuk yürüyün” diye bağırır ve hepsini güldürür.

Bütün bunları yapmazsak ne mi olur? Bu da soru mu? “Alem” Mars’a giderken biz onlara el sallar, ilerliyormuş gibi yaparız.

 

 

İnanç objelerinin yerini almaya hazırlanan bir “yeni dünya düzeni bilgisi” gelişiyor, geliştiriliyor.

Haberi okuduysanız koltuklarınız kabarmıştır; cesur, bilgili, kendini toplumun sorunlarına karşı sorumlu hisseden akademisyenlerimiz, kamu çalışanlarımız var diye gurur duymuşsunuzdur. Bir yandan da “bize neler neler yediriyorlar, bilinçli olmalı ve tepkimizi göstermeliyiz” diye düşünmüş ve okuduğunuz iletiyi tüm arkadaşlarınıza, sosyal medya çevrenize yaymakta tereddüt etmemişsinizdir.

Solitin

Solitin adlı bir maddeden bahsediyorum; “Ankara Hıfsızsıhha[1] Gıda Denetim Bölüm Başkan Yardımcısı ve iki asistanı” bu kimyasal maddenin süt ürünlerine karıştırıldığını “tespit ettikleri ve bu durumu yayınladıkları” için ölüm tehditleri aldıklarını açıklamışlar. Haberin kaynağı ise Hacettepe Üniversitesi’nden bir akademisyen. İddialar tüyler ürpertici; bir “tricalsik” bileşiği olan ve doğada bolca bulunan SOLİTİN, süt ürünlerine katıldığında kıvamını arttırıyor, üretim maliyetlerini çok azaltıyormuş. “Hacettepeli akademisyenin” iddiasına göre bu kimyasal madde insanlarda böbrek yetmezliğine ve mental bozukluklara yol açıyormuş. Olayın vahametini gözler önüne seren uluslararası kaynaklardan da bahsedilmiş. Almanya Solingen Üniversitesi Psikiyatri bölümü tarafından 2009 yılında bir bildiri hazırlanmış ve paranoid şizofreni vakalarında, solitin kullanımına bağlı olarak “tricalciophospate” maddesinin kanda normalden 16 kat fazla olduğu gösterilmiş. Nedir, karanlık güçler tarafından bu bildirinin kongrelere kabul edilmesi, yayınlanması engellenmiş. Hiç şüphesiz ki ortada insan sağlığını hiçe sayan ve uluslararası bağlantıları da olan bir şebeke var/mış.

Solitin adlı kimyasal bir maddenin süt ürünlerine katıldığına dair bu haber 2011 yılından beri geleneksel medya, web siteleri ve bloglar, mail grupları, sosyal medya, whatsapp grupları yoluyla yayılıyor. Altı yıldan beri belirli periyotlarla ortaya çıkıyor, yayılıyor ve sonra kayboluyor. Muhtemelen yıllar içinde milyonlarca kişiye ulaşmış olmalı. Oysa bu haber baştan aşağı PALAVRA, ne adı geçen araştırmacı ve akademisyen var ortada ne de böyle bir kimyasal madde. Solingen Üniversitesine yapılan atıflar da tümüyle zırvalıktan ibaret.

IMG_2058

Leatril

Kısa süre önce sosyal bilimler alanında çalışan akademisyen bir “sosyal medya arkadaşımın” paylaştığı linkin başlığı çekti beni. Çekmez mi? Kendi alanında yaptığı paylaşımlar, yazdığı makaleler nedeniyle oldukça ciddiye aldığım bir öğretim üyesinin, içeriğini incelemeden bir haberi paylaşması söz konusu olamaz, olmamalıydı. Haberin başlığı “Kanser Yok, B17 Vitamini eksikliği Var” şeklindeydi. “Bu bir zaytung olmalı” desem de okudum. Yazıda, kanser diye bir hastalığın olmadığı, kanser denilen illetin B17 vitamininin eksikliğinden kaynaklandığı iddia ediliyordu. Özcesi, kanser hastalarına B17 vitamini içeren gıdalar verildiğinde iyileşiyorlardı. İddiaya göre B17 vitamini yani leatril denen kimyasal madde, kayısı ve acı badem çekirdeklerinde bol miktarda bulunuyor ve kanseri engelliyor, tedavi ediyordu. E peki, milyonlarca insan kanserin pençesinde can verirken niye bu bilgiyle ölümler engellenmiyordu?  Yazıda bu sorunun cevabı da verilmişti. Daha yıllar önce bilim insanları leatrilin kanseri tedavi ettiğini kanıtlamışlardı ama milyarlarca dolarlık kanser ilacı endüstrisinin “karanlık güçleri” bu bilginin yayınlanmasını engellemişler hatta Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) B17 vitamininin kanserde kullanımını yasaklamıştı. Tümüyle PALAVRA, her şeyden önce kanser tek bir hastalığın adı değil, benzer mekanizmaları bulunan yüzlerce hastalığa verilen ortak ad. Leatrilin kayısı ve acı badem çekirdeğinde olduğu doğru, nedir, leatril insan vücudunda cyanide dönüşüyor, yani siyanüre. Fazla miktarda tüketilmesi ölümcül zehirlenmelere yol açıyor. Bugünkü tıbbi araştırmalar leatrilin kanser tedavisinde etkili olmadığını hatta uygun olmayan kullanımının tehlikeli olabileceğine dikkat çekiyor.

IMG_2068

Hayvanat bahçesi bekçisi timsaha…

Ortak noktası “palavra” olan daha onlarca, yüzlerce örnek saymak mümkün. Kaçırıldıktan sonra bir küvetin içinde, böbrekleri çalınmış olarak uyananlar, sinema salonunda oturduğu koltukta baldırına enjektör batıp “AIDS’liler arasına hoş geldin” mesajı bulanlar, içinde E01, E02, E03 gibi gıda katkısı bulunan ürünlerin kansere sebep olduğuna dair “akademik” inceleme sonuçlarına ait iletiler gırla gidiyor. “Hayvanat bahçesi bekçisi timsaha tecavüz etti[2] gibi açıkça saçma olanlar veya “falanca e -postayı açarsanız bilgisayarınızı virüsler ele geçirir” türünden internet bilgisizlerini kolayca ikna edebilecek iletiler ile Başbakanlık Genelgesi ile “resmileştiğini[3]” iddia ederek Facebook’a kendi sayfasından ihtar çekenlerin çokluğu ise ürkütücü boyutlara ulaşmış bulunuyor.

HOAX

İnternet terminolojisinde bu tip gerçek dışı mesajlara İngilizce’de şaka, muziplik, sazanlama, vb. anlamlara gelen HOAX adı veriliyor. HOAX “saldırılarına” karşı kişisel tedbirler yararsız denemez ama sorunun bütüncüllüğüne bir etkisi olduğu da söylenemez. Nasıl ki “herkes kendi evinin önünü süpürürse kentler temiz olur” şeklindeki çevre koruma politikaları gülünç olmaktan öteye gidemiyorsa, bireysel sağlık tedbirleri veya HOAX iletilerine karşı uyanık ve bilinçli olmak da sorunun toplumsal algoritmalarına karşı etkisizdir[4]. Oysa kanserden bireysel korunma için ot çöpe umut bağlamak yerine en temel ve basit tedbirler çoğu zaman yeterli olabilecektir[5]. Söylemeye gerek var mı bilmiyorum; aldığınız bireysel tedbirlerin hiçbiri sizi yaşadığınız bölgedeki çimento fabrikasının kanserojen atıklarından veya Trump’un Paris İklim Anlaşması’ndan geri çekilmesinin yarattığı kanserden bin beter çevresel sorunlardan korumayacaktır[6].

IMG_2071

Topyekûn hipnoz

Sayısal bir oran vermek mümkün olmasa da HOAX mesajlarının bir kısmının ticari amaçlarla oluşturulduğu biliniyor. A markasını kötüleyerek kendine ait B markasını öne çıkarmak, ihtiyaç dışı bir ürün veya hizmeti pazarlamak ilk akla gelenler. Kapitalizmin insan yaşamını, sağlığını veya en mahrem duygularını bile paraya tedavül etmekten imtina etmediğini elbette biliyoruz. Nedir, “ticari kurnazlık” HOAX iletilerinin çoğunu açıklamakta yetersiz kalıyor. Sosyal bilimciler, bilişimciler, sosyal medya ve iletişim uzmanları, yıllardır yalnızca ülkemizi değil dünyanın dört köşe bucağını saran HOAX mesajları üzerine pek çok hipotez geliştirdiler, geliştirmeye devam ediyorlar. Bu konuda benim iddialarım da diğerleri gibi hipotetik olmaktan ileri gitmeyecek. Kanaatimce HOAX türü iletiler insan toplumları üzerinde bir tür hipnoz etkisi oluşturuyor. Oluşan hipnoz etkisinin şiddeti, o toplumun eğitim düzeyi, siyasal rejimi ve hurafe toplumu olup olmadığı ile yakından ilişkili görülüyor. Baskıcı rejimlerde, biat kültürü üzerine inşa edilmiş toplum yapılanmalarında[7] ve dini dogmaların günlük yaşam üzerinde çok etkili olduğu ülkelerde HOAX iletilerinin yayılmasının hızlı, tahribatının çok ağır olması kaçınılmaz görünüyor. En önemlisi, HOAX iletilerine verilen bireysel/toplumsal reflekslerin ölçülebilir olduğu ve bir dizi sosyal deneyde kullanıldığı kanaati taşıyorum. Böylelikle iktidar aygıtlarına yönelik tehdit veya kalkışmaların nasıl yönetilebileceği, oluşagelen hipnoz hali kullanılarak insan toplumlarının nasıl ve nereye yöneltilebileceği, ahlaki değer, inanç ve kültür değerlerinin nasıl “kıvama getirilebileceği” ayrıntılarıyla ortaya konabilir. Bu alanda geliştirilen “sentetik[8] bilginin, sosyal medya sunucularında toplanan “organik[9] bilgiyle birleşeceğine hiç şüphe duymuyorum. Sonuç olarak, karşımızda en az nükleer silahlar kadar yıkıcı olabilecek, inanç objelerinin yerini almaya hazırlanan bir “yeni dünya düzeni bilgisi” gelişiyor, geliştiriliyor.

Ne mi yapmalı? Bu yazımın devamında yazacağım. Yakında…!

Dipnotlar

1 Doğrusu “Hıfzıssıhha” olacak.

2 “Hayvanat bahçesi bekçisi timsaha tecavüz etti” haberinin kaynağı bir gülmece web sitesiydi. Haberi ciddi zanneden sosyal medya kullanıcıları, bekçinin kazığa oturtulması, cinsel organının kesilip timsaha yedirilmesi şeklinde “yaratıcı ve caydırıcı” önerilerde bulunmuşlardı.

3 “RESMİLEŞTİ DİKKAT” başlığı ile paylaşılan, çok sayıda Facebook kullanıcısının duvarına yapıştırdığı ileti sosyal medya garabetinin zirvelerinden biri olarak tarihe geçecektir:

“Başbakanlık Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğünün 16.02.2016 tarih ve 69471265-010-06/1955 sayılı Milli Güvenliği tehdit eden örgüt ve yapılarla irtibatlı kamu çalışanları hakkındaki Genelge (2016/4) Resmi Gazetede yayınlanmıştır. Ayrıca MİT Müsteşarlığı Sosyal Ağ Bildirgesi doğrultusunda Facebook’un güvenlik açığından ötürü hesabım üzerinde bulunan tüm verilerimin (IP, fotoğraflarım, paylaşımlarım vs.) çarpıtma yolu ve yasa dışı bir şekilde sahte kişilerce kullanılmasından ve doğabilecek tüm zararlardan ilgili Türk Ceza Kanunu maddeleri gereğince Facebook sorumludur. Bu hesabımdan başka bir hesabım olmadığını bildirir ve gereğinin buna göre yapılmasını tarafınıza arz ederim. NOT: PAYLASMAYIN DUVARINIZA YAPISTIRIN.”

[4] Bir iletinin HOAX olup olmadığını anlamak çoğu kez sanılandan daha basittir. İletinin can alıcı bir cümleciğinin kopyalanıp Google’da aratılması halinde konuyla ilgili farklı kaynaklara ait bilgilere ulaşmak mümkün olabilecek, haber palavra ise buna ilişkin açıklamalar kolayca bulunabilecektir.

[5] Günümüzde kanserin oluşumunda ve yayılmasındaki en önemli değiştirilebilir etkenler açık seçik olarak ortaya konmuştur. Aktif veya pasif olarak sigara içiciliği, alkol kullanımı, şişmanlık, yiyeceklerle alınan lif miktarının azlığı (fast-food), işlenmiş kırmızı et tüketiminin fazla olması, düşük sebze ve meyve alımı, şeker tüketiminin fazlalığı, fiziksel aktivite eksikliği, güvensiz cinsel ilişki kanser vakalarının birçoğunda en önemli etkenlerdir.

[6] Kanserin oluşumuna, ilerlemesine ve/veya yayılmasına etki eden önemli faktörlerin başında çevresel etkenler gelmektedir. Endüstriyel atıklar, hava kirliliği, elektromanyetik kirlilik ve tarım ilaçlarının en önemli faktörler olduğu düşünülmektedir.

[7] “Bu iletiyi profesör falanca paylaştığına göre mutlaka doğrudur” fikriyatı, biat toplumlarının karakteristik özelliklerinden biri sayılmalıdır.

[8] İnternet kullanıcılarının paylaşımlarının ve sosyal olaylara verdikleri tepkilerin analiz edilerek elde edilen bilgiyi “sentetik” olarak tanımladım.

[9] İnternet kullanıcılarının kendilerine ait paylaştıkları özel yaşam ve kişisel düşüncelerine ait bilgiyi “organik” olarak tanımladım.

Ezberlerimizle Yaşıyoruz- 2. Bölüm

Ezberlerimizle yaşıyoruz” başlıklı yazı dizisinin 2. bölümüyle devam ediyoruz. Birinci bölümü okuyup unutmadıysanız “GİRİŞ” bölümünü atlayabilirsiniz.

 GİRİŞ

Böyle bir yazı dizisine başlama nedenimi açıklamalıyım: Yaşamın günlük koşuşturmacası içinde fark etmesek de her gün çok sayıda karar alıyoruz, basit!  Karmaşık! Aldığımız kararları nasıl aldığımızı hiç düşündünüz mü? Hiç tartışmadığımız, üzerinde düşünme gereği duymadığımız, doğruluğundan asla şüphe etmediğimiz, aklımızın girilmedik bir köşesi olan ezberlerimizin üzerine kuruyoruz kararlarımızı. Ezberlerimiz üfürükten tayyare ise üzerine kurduğumuz tüm fikirler, kararlar, dini inançlar ve siyasi taraftarlığımız kâğıttan kaplandır. Eminim, zekâsıyla ilgili problemi olmayan ve tahsil düzeyi de iyi olan bazı kişilerin akıl almaz derecede saçma fikirler ürettiğine tanık olmuşsunuzdur. Muhtemeldir ki saplandığı ezberlerin üstüne kuruludur fikir dünyası.

Bu yazı dizisinin her bölümüne bir test sorusuyla başlayacağız, moda tabiriyle “format gereği” bir sınav sorusu. Strese gerek yok, cevabınızı sizden başka kimse bilmeyecek. Hazırsanız başlıyoruz.

Birinci bölümü okumak için burayı tıklayınız.

Yazı dizimizin bu bölümünde konumuz Osmanlı Padişahı II. Mehmet, İstanbul’u fethettiği için “Fatih” unvanıyla tanınıyor. Aşağıya Fatih Sultan Mehmet hakkında bir cümle yazacağım, siz bu cümlenin doğru veya yanlış olduğuna karar vereceksiniz, kelime oyunu yok, çok basit.

Fatih-Sultan-Mehmed-Hanın-İstanbulun-fethi-sırasında-gemileri-karadan-yürütmesi-22-Nisan-1453

“Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet 1453 yılında İstanbul’u kuşatmış, dâhice bir strateji ile tarihte ilk kez olarak gemileri karadan yürütmüştür.”

a-    Elbette doğru, askeri bir deha olan Fatih gemileri karadan ilk yürüten komutandır

b-   Saçma, elbette yanlış.

İlkokul yıllarımızın Hayat Bilgisi, Sosyal Bilgiler dersleri ile başlayıp Tarih dersleri ile devam eden, okuduğumuz türlü çeşit kitaplarla pekişen, izlediğimiz filmler ve belgesellerle ezberlerimize katılan; doğruluğundan kuşku duymadığımız bilgilerimiz bize (a) şıkkını işaret ediyor.

Üzgünüm, belki hayallerinizi yıkacağım ama gerçek bu değil.

1439 yılındayız, İstanbul’un fethinden 14 yıl önce, İtalya’nın kuzeyinde Brescia şehri Milano Vikontu’nun kuşatması altındaydı. Kuşatılan şehrin yardım çığlığına Venedik’ten olumlu cevap gelmişti. Yardıma giden Gattamelata kumandasındaki Venedik donanmasına ait devasa kadırgalar Veneto bölgesindeki Adige nehrinden girmiş, karlı dağları aşarak Garda gölüne inmiştir. Verona Tarihi adlı bir eser yazan Giralamo dalla Corte  bu olayı şu satırlarla anlatıyor.

“Donanmanın gittiği bu yerleri, şoseden çıkıp o tepelerden nasıl hızla indiğini gören birisi bunun insan dehasının ve gücünün çok ötesinde olduğuna karar verirdi.”

Gemileri karadan yürüten ilk “askeri dehanın” Fatih değil Gattamelata olduğunu da sanmayınız. Fatih dönemi tarih yazıcılarından (vakanüvis) Enveri’ye kulak verelim. Enveri tarafından yazılan manzum Düstür-name’de destansı bir dille Aydınoğulları Beyi Umur Bey anlatılmıştır. Umur Bey kurduğu donanma ve kazandığı deniz savaşları ile tanınmıştır. İzmir’de bugün Gaziemir ile Şirinyer arasında kalan Kızılçullu Deresi’nde ilk tersanesini kurmuş, 1334 yılında Aydınoğulları Beyliği’nin başına geçmiştir. (Gaziemir adı Gazi Umur Bey’den gelmektedir.) Fatih Sultan Mehmet henüz doğmamış olup, dedesinin dedesi Orhan Bey Osmanlı Devleti’nin başındadır. Umur Bey 1338’te 350 gemiden oluşan filo ile Mora yarımadasına ilerlemiştir. Korint Kanalı’nın yapılmasına daha 500 yıldan daha fazla bir zaman vardır. Gemilerinin 50’sini Saronik Körfezi’nde bırakan Umur Bey, 300 gemiyi 6.5 kilometre karadan yürüterek Korint kıstağını geçmiş, Korint Körfezine ulaşmıştır. Daha sonra yine aynı yoldan geri dönmüştür.

 

umur bey
Umur Bey heykeli- Birgi

 

Anlaşılan gemileri karadan ilk yürüten Fatih Sultan Mehmet değilmiş. Sanıyorum, yazının bu noktasına gelmiş olan bazı değerli okurlarımın aklında şu fikirler uçuşmaktadır:

“Gemileri karadan ilk yürüten ilk kişi Fatih Sultan Mehmet değilmiş ama Umur Bey imiş. Ne de olsa ikisi de Türk! Eh bu da bir şeydir.”

Sizi yeniden hayal kırıklığına uğratacağım!

Altı kilometre uzunluğundaki Korint Kıstağı üzerinde taşlardan yapılmış, gemilerin karadan gidebilmesi için “Diolkos” diye adlandırılan bir güzergâh mevcuttur. Diolkos Güzergahı M.Ö VI. yüzyılda yapılmış ve yüzyıllar boyunca ticaret ve savaş gemilerinin karadan nakledilmesinde kullanılmıştır. Fatih Sultan Mehmet’ten iki bin yıl önce!

gspldl23

Çok fazla enerjiye gereksinim duyan beynimiz, ezberlerimizi tasarruf amacıyla kullanır; çok gelişmiş bir beyinsel aktivitenin ödemek zorunda olduğu bir bedeldir bu. Daha az ATP kullanabilmek için ezberlerimizi bir tür kısa yol olarak kullanır beynimiz; sorgulanmayan “kalıplaşmış bilgilerimiz” üzerinden kararlarımız ve dünya görüşümüz şekillenir. Hiç kuşkusuz kararlarımızın ve dünya görüşümüzün tek dayanağı değildir ezberlerimiz. Nedir, okumayan, sorgulamayan, gündelik yaşamın rutinine ve iktidar aygıtlarının sömürüsüne terk edilmiş bir beyin, ezberler dışındaki kanalları da kullanma şansını yitirir. Hal böyle iken, Fatih’in gemileri karadan yürütmesini tarihin ilkler hanesine yazan bir akıl, Ortaçağ’ın da İstanbul’un fethiyle kapandığına inanacaktır. Yoksa, yoksa sizde mi…?

 

 

Bir Mukavemet Dergi yazarının gözünden Mukavemet…

Mukavemet Dergi’nin Kasım ayı sayısı (9. Sayı) küçük bir gecikme ile çok yakında çıkıyor. Bildiğiniz gibi Mukavemet Dergi’nin çıkacağı günlerde gazete bayileri önünde geceden başlayan uzun kuyruklar oluşuyor. Portatif sandalye, çay termosu, battaniyesini alıp kuyrukta bekleyen Mukavemet okurları ile ayfon kuyruğunda bekleyenler arasında hararetli tartışmalar da yaşanıyor. En mukavim telefonu Apple firmasının ürettiğini iddia eden ayfoncular, Mukavemet okurları tarafından düzenlenen “Emperyalizmin kalbi Houstan’da atıyor” konulu gece seminerlerine büyük ilgi gösteriyor. Mukavemet Dergi’nin Kasım ayı sayısı için Twitter hesabından yapılan #mukavemetçıkıyor etiketli açıklama, iki saat içinde dünya sıralamasında ilk sıraya yerleşti. Derginin sadece iki milyon basılabildiğini açıklayan Mukavemet Dergi yetkilileri, izdihama mahal olmadığını ve üç gün içinde üç milyon derginin daha piyasaya sürüleceğini açıkladılar.

Hayallerimiz, umutlarımız olmasa nasıl dayanılır bunca kedere, ölüme, mapusluklara…

Yazımın girişi eğlenceli ama külliyen hayal¹. Gerçeği şu, Mukavemet Dergi’nin Kasım ayı sayısı küçük bir gecikme ile çok yakında çıkıyor.

Dokuzuncu sayının çıkışı vesilesiyle Mukavemet Dergiye ait bazı bilgiler vermek, dergiyle ilgili fikir ve duygularımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

  • Mukavemet Dergi, finansal yokluklar içinde ve bir avuç kadın ve erkeğin büyük gayretleri ile çıkıyor. Derginin çıkmasındaki tüm süreç gönüllüler vasıtası ile sürüyor.
  • Dergiyi çıkaran ekipten hiç kimse verdiği emeğin karşılığını para/pul olarak almıyor. Gündüzleri hayatlarını kazanmak için kendi işlerinde çalışan dergi ekibi, mesaileri dışında kalan zamanlarını derginin hazırlanması için kullanıyor.
  • Dergi, hiçbir yayın kuruluşu, medya şirketi vb. sistem aygıtlarına aidiyet taşımıyor. Bu nedenle “şunu yazarsak, bunu yayınlarsak bizi işten mi atarlar” kaygısı yaşanmıyor.
  • Derginin çıkan tüm sayılarında ikişer sayfalık yazım bulunuyor. Dergiye olan tek katkım da bu. Dokuz yazımın hiçbirine yayın kurulundaki arkadaşlarım müdahale etmedi, “bunu böyle yazarsanız şunlar darılır, orası fazla keskin burası fazla yumuşak” diyen de ima eden de olmadı. Bunun bir yazar için ne denli önemli olduğunu bir bilseniz!
  • Dergideki her bir yazım için -abartmıyorum- ortalama 1200- 2000 sayfa kitap, dergi, makale okuyorum. Her bir yazım yaklaşık olarak 90- 100 saatlik bir mesai sonrası ortaya çıkıyor. Mukavemet Dergi’nin fiyatı ise 8 (yazıyla sekiz) lira. İki kahve fiyatından ucuz. (Sigara, içki örneğini vermedim, bazı arkadaşlarım çok kızıyor).
  • Dergi finansal anlamda zorlanıyor. Bunun anlamı şu, dergi şu anda olduğundan daha fazla satmazsa birinci yılını ya görür ya da görmez.
  • Dergi batarsa işsiz kalmam çünkü hayatımı yazarak kazanmıyorum. Ama yazdıklarımı iletebileceğim kişi sayısı çok azalır. Bunun önemli olup olmadığına ise siz karar vereceksiniz!
  • Anladınız sanırım, derginin daha çok satması için desteğinize ihtiyaç var. İki dergi alın, birini hediye edin, hediye ettiğiniz arkadaşınıza gelecek ay iki dergi almasını söyleyin.
  • Bazı arkadaşlarım dergiyi alınca bir kahve, sevdiği bir biblo, çiçek, gözlük, kalemle süsleyip fotoğrafını gönderiyor veya sosyal medyada paylaşıyorlar. Bazıları da üç kelime mesaj yazıyorlar, “yazınızı çok beğendim”. Emeğime karşılık olarak daha fazlasına gereksinimim yok.

Mukavemet Dergi’nin yayın serüvenini her ay yazacağım. Nedir, bu yazıyı okumakla olmaz, dergiyi okumaya da beklerim.

 

¹ Bildiğiniz gibi “yazar kısmısı” yalan söylemez, hayallerini anlatır.

Yılmaz Özdil’in “İyi” Yazısına İtirazım Var…

Yılmaz Özdil’in “İYİ” başlıklı yazısı toplumun önemli bir kesimi tarafından beğenildi, paylaşıldı; yazıda, yeni kurulan “İYİ” partinin genel başkanının kadın olmasının, çağdaş dünyanın trendini yansıttığı vurgulanmış ve bu nedenle de partinin de “İYİ” olduğu iddia edilmiştir. Yılmaz Özdil’in bu yazıdaki iddialarının hemen tümüne itiraz ediyorum, ilginizi çektiyse başlayalım.

Sayın Özdil “İYİ” başlığı taşıyan yazısına Nezihe Muhiddin ile başlamış, iyi seçim! Genç Cumhuriyetin öncü kadınlarından biri Nezihe Muhiddin; Türkiye’de kadınların siyaset sahnesinde yer alması için çalışan insanlardan biri. Nedir, Özdil’in onun hakkında verdiği bilgileri Vikipedi’den kopyala/yapıştır ile aktarmış olması büyük talihsizlik. Özdil’in yazısına bakarsanız Nezihe Muhiddin’in 1923’te başlattığı mücadele, 1934 yılında kadınlara seçme/seçilme hakkı verilmesiyle “mutlu mesut” sona ermiş. Yaprak Zihnioğlu’nun Nezihe Muhiddin’in yaşamını anlattığı “Kadınsız İnkılap” başlıklı kitabını okuyacak olursanız, 1923- 1934 sürecinin hiç de Yılmaz Özdil’in anlattığı gibi gelişmediğini kolayca görebilirsiniz.

1923 yılında, Kadınlar Halk Fırkası Nezihe Muhiddin öncülüğündeki 13 kadın tarafından kurulmuş ama fırkanın kuruluş bildirgesi mevcut hükümet tarafından kabul edilmemiştir. Kabul edilmeyiş sebebi 1909 tarihli Seçim Kanunu’nun kadınların oy kullanma ve seçilme hakkını yasaklamış olmasıdır. Sizin anlayacağınız, yeni kurulan Cumhuriyet Hükümeti, konu kadınlar olunca 1909 tarihli yasaya sığınmıştır. Yine de vazgeçmemiş Nezihe Muhiddin ve ekibi, Türk Kadınlar Birliği’ni (TKB) kurmuşlar dernek statüsünde. 1925 yılı seçimlerinde yeniden denemişler seçimlere girmeyi ve yeniden püskürtülmüşler. Hal böyle olunca mücadele alanını genişletmiş TKB, dili de sertleşmiş. Kadınların Cumhuriyet Halk Fırkasına üye olmaları için başvurmuşlar, eşit işe eşit ücret gibi sınıfsal ve sol talepler geliştirmişler. Bunlarla da kalmamışlar, TKB tüzüğüne“kadınların siyasi hakları için mücadele eder” maddesini ekleyivermişler. Mevcut iktidar, basın, hatta Yunus Nadi gibi toplumun aydın kesimleri bile topa tutmuş Nezihe Muhiddin’i. Tüm bu koşullara rağmen TKB’li kadınlar, önlerine çıkarılan kadınların mebus seçilme engelini “feminist bir erkek” adayla aşmaya çalışmışlar yine sonuç alamamışlardır. 1927 yılı Nezihe Muhiddin’in yaşamında acı bir dönüm noktasıdır. Yürüttüğü mücadelenin “yırtıcı” bir nitelik alması üzerine TKB Derneği basılmış, geçici olarak faaliyetlerine son verilmiş, Nezihe Muhiddin dernek hesaplarında yolsuzlukla suçlanmıştır. Hakkında açılan yolsuzluk davası düşmesine rağmen, Türk Kadınlar Birliği Nezihe Muhiddin’i dernekten ihraç etmiştir. 1934 yılında kadınlara seçme/seçilme hakkı tanındığı zaman, Nezihe Muhiddin, siyaset dünyasının ve kadın hareketinin dışına çoktan çıkarılmıştır. 1935 yılında ise kadınların “her türlü haklarını aldıkları” gerekçesiyle, TKB feshedilmiştir.

Yılmaz Özdil’in “İYİ” yazısında yer almayan en önemli husus Nezihe Muhiddin’in unutturuluş süreci ve ölümüdür. 1930’lu yıllarda Nezihe Muhiddin köşesine çekilmeye zorlanmıştır. 1934 yılında kadınlara seçme, seçilme hakkı verilmesi sonrası kadınların siyasal mücadele için örgütlenmeleri engellenmiş, kadınların münevver erkekler doğuran, hayır işleriyle iştigal eden“uslu” kadınlar olması istenmiştir. Nezihe Muhiddin 1958 yılında yalnız, unutulmuş, terk edilmiş olarak bir akıl hastanesinde ölmüştür. Özcesi; Sayın Özdil’in iddia ettiği gibi Nezihe Muhiddin’in çabaları ile kadınlara seçme/seçilme hakkının tanınması arasında senkronize ve paralel bir ilişki olmadığı gibi, işleyen süreç Nezihe Muhiddin’in arzu ve taleplerinin tümüyle dışındadır.

Nezihe Muhiddin

Yılmaz Özdil “İYİ” yazısına, kadınların yönettiği ülkeler, uluslararası örgütler ve dev holdinglerin listesiyle devam ediyor. Kadınların yönettiği bir dünyanın İYİ olduğundan hareket eden Özdil, Meral Akşener’in kurduğu partinin “İYİ olduğu sonucuna varıyor; Aristo’nun da kemikleri sızlıyor.

Kadın yöneticilerin çatışma çözme yöntemlerinin daha başarılı olduğunu gösteren akademik çalışmalar var; bu başarının sebebi kadınların biyolojik kodları mıdır yoksa toplumsal cinsiyet rollerinin kadına yüklediği aileyi, çocukları ve erkekleri “idare” etme görevinin kazandırdığı bir artı değer midir, yoksa ikisi iç içe mi geçmiştir konusu bu yazıya bir şey kazandırmayacağından geçiyorum. Sonuç olarak, çatışma çözme becerisi yüksek olan kişiler, kurumsal aygıtları daha başarıyla yönetebilirler. Nedir, bu “başarılı” yöneticilerin daha İYİ bir dünya kurabileceklerine, insanoğluna eşit, sömürüsüz, adil bir dünya sunabileceklerine dair iddialar, tarihsel/sosyal dayanaklara sahip değildir. Ne demek mi istiyorum, gelin tarihte biraz gezinelim, kararı siz verin.

Kraliçe I. İsabel

11 Aralık 1474 tarihi, Avrupa hatta Dünya tarihinde bir dönüm noktası olmuş, Kastilya Prensesi İsabella, Kraliçe olarak taç giymiştir. 15. yüzyıl İspanya’sı üç parçaydı: Kastilya ve Aragon krallıkları ile Endülüs Emevileri’nin son kalesi olan Gırnata Emirliği. İspanya toprakları yüzyıllardır Yahudilerin, Müslümanların ve Hristiyanların vatanı olmuştu. İsabella zekiydi, daha 18 yaşındayken (1469) kral babasının muhalefetine rağmen Kastilya’nın geleneksel rakibi Aragon’un veliahtı Fernando ile evlenmişti. Babasının ölümünden sonra tahta çıkması ve tahtı koruyabilmesi kolay olmamış, bir iç savaşın üstesinden gelmesi gerekmiştir. İç savaştan sonra, yaptığı evliliğin bir sonucu olarak Kastilya ve Aragon birleşmiş, sıra Reconquista (İspanya’nın yeniden fethi) hareketinin tamamlanması için Müslümanların ve Yahudilerin “temizlenmesine” gelmişti. Kraliçe İsabel, Gırnata Emirliğine saldırmış, Gırnata 1492’de düşmüştür. Müslümanlar ve Yahudiler için üç seçenek kalmıştı; converso (dönme veya yeni Hristiyan) olarak Hristiyanlığı kabul etmek, ülkeyi terk etmek veya direnerek ölmek. Yüz binlerce insan akıl almaz yoksulluk ve acılar içinde İspanya’yı terk etmiş, direnip savaşanlar acımasızca öldürülmüştür. Geride sadece conversolar kalmıştı, Kraliçe İsabel’e göre conversolar Hristiyan toplumu için bir kanserdi. Oysa conversoların büyük kısmı iyi eğitimli ve ekonomik düzeyi yüksek kişilerdi; eski Hristiyanlar onların samimi bir şekilde din değiştirdiklerine inanmıyor, sahip oldukları zenginlikleri kıskanıyor ve düşmanca davranıyorlardı. Sonunda Papa Sixtus’a başvuran İsabel, Engizisyon kurma izni aldı. Conversoların gerçekten samimi Hristiyanlar mı yoksa gizlice kendi dinlerini sürdürmeye çalışan “sahtekârlar” mı olduğunu ortaya çıkaracaktı Engizisyon mahkemeleri. Böylece insanlık tarihi, en acımasız işkencelerin uygulandığı Engizisyonla, bir kadın hükümdar eliyle tanışmıştır.

Kraliçe I. İsabel

Catherina de’ Medici (“Kara Kraliçe”,“İtalyan mezarından çıkmış kurtçuk”)

1572 yılının 23 Ağustos’unu 24’üne bağlayan gece Paris kiliselerinin çanları çalmaya başlamıştı. Kısa bir süre sonra insanlık tarihinin gördüğü en büyük katliamlardan biri başlayacaktı. Aziz Bartolomeus adıyla tanınan kıyım, Fransız Protestanların (Huguenotlar) liderlerinden Amiral Coligyn’in öldürülmesi ile başlamış, üç bin Protestan Paris’te öldürülmüş, kısa sürede tüm Fransa’ya yayılan olaylarda elli bin kişi katledilmişti. Katliam emri dönemin Fransa Kralı IX. Charles’ın annesi Kraliçe Catherina de’ Medici tarafından verilmiştir.

Catherina de’ Medici

İngiltere Kraliçesi I. Mary (Bloody Mary, Kanlı Mary)

1553 yılında tahta çıkan I. Mary, kariyerine kendisinden önce tahta çıkan ve dokuz gün kraliçelik yapan 16 yaşındaki kuzeni Jane Gray’i idam ettirerek başlamıştır. Eceliyle öldüğü 1558 yılına kadar kendisine “Bloody Mary” unvanını kazandıracak kadar çok Protestan’ı idam ettirmiştir.

İngiltere Kraliçesi I. Mary

“Hepsi topu üç kraliçe mi” dediğinizi sanmıyorum, yine de eğer sayı yeterli gelmediyse Çin işkencesinin mucidi İmparatoriçe Wu Zetian’ın, düşmanlarını işkenceyle öldürtmekten çekinmeyen Forli Kaplanı unvanlı hükümdar naibi Caterina Sforza’nın, Çin İmparatoriçesi Cixi’nin, Bizans İmparatoriçesi Theodora’nın adlarını vermek, gaddarlık ve zalimlikte erkeklerden farkları olmadıklarını hatırlatmak isterim.

Yukarıda tanıttığım kadın “yöneticilerin” hükümdarlık yetkileri kullandıklarını, günümüzün “demokratik ve çağdaş” ülkelerin kadın yöneticilerinden farklı olacağını/olduğunu iddia edenler çıkabilir. ABD Başkanlığını kıl payı kaybeden Hillary Clinton’un Dışişleri Bakanlığı döneminde, bir TV yayınında Libya eski Devlet Başkanı Kaddafi’nin öldürülmesiyle ilgili kahkahalar atarak söyledikleri, emperyalizmin gövde gösterisinin, acımasızlığının ve yaşadığımız nefret dilinin zirvesidir.

“We came, we saw, he died” (Geldik, gördük, öldü)

Hillary Clinton

İngiltere eski başbakanlarından “Demir Leydi” unvanlı Margaret Thatcher’ın siyaset dünyasına ilk adımını attığı 1970 yılında Eğitim Bakanı olduğunu, okul çocuklarına verilen bedava süt dağıtımını kaldırdığı için kendisine ilk verilen unvanın “süt hırsızı” olduğunu bilmenizi isterim. 1981 yılında İrlanda Cumhuriyet Ordusu üyeliği nedeniyle cezaevinde bulunan mahkûmların, ellerinden alınan “siyasi mahkûm” konumunu yeniden kazanmak için açlık grevine gitmesi üzerine Thatcher “suç suçtur” açıklaması yaparak uzlaşmayı reddetmiştir. Mahkumların istekleri, açlık grevi yapanların onunun ölmesi ve kamuoyunun tepkisi sonrası kabul edilmiştir.

Margaret Thatcher

Zalimliğin, zulmün, faşizm ve emperyalizmin cinsiyeti yoktur!

Bir siyasi partinin duruşuna, toplumun sorunlarına ne tür çözümler getirdiğine, bunu hangi yollarla yapmayı taahhüt ettiğine ve hangi iktisadi/sosyal kesimlerin çıkarlarının temsilcisi olduğuna bakılarak karar verilebilir. Sayın Yılmaz Özdil’in ifade ettiği şekliyle, bir siyasi partinin genel başkanının kadın olmasına gönderme yaparak “işte sırf bu nedenle bile “iyi” partidir” iddiasının içi boş, insanlık tarihinin hakikatlerinden alabildiğine uzaktır.

 


Kaynaklar

  • Yaprak Zihnioğlu, Kadınsız İnkılap, Metis Yayınları, 2003.
  • Merry E. Wiesner- Hanks, Erken Modern Dönemde Avrupa (1450- 1479), Türkiye İş Bankası Yayınları, 2014.
  • Özlem Kumrular, İslam Korkusu, Doğan Kitap, 2012.
  • Yonca Altındal, Erkeksi Siyasetin “Erk”siz dublörleri, BalıkesirÜniversitesi SosyalBilimler EnstitüsüDergisiCilt 12 Sayı 21Haziran 2009ss.351-367
  • Atacan Atakan, Unut(tur)ulmuş bir öncü: Nezihe Muhiddin, Agos Gazetesi, 9 Kasım 2013.
  • Hillary Clinton’un 2011 yılında yaptığı konuşma: https://www.youtube.com/watch?v=Fgcd1ghag5Y
  • Yılmaz Özdil, İyi, Sözcü Gazetesi, 26 Ekim 2017 (http://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/yilmaz-ozdil/iyi-2063770/)
  • Vikipedi

İtaatsiz

“Roma, Campo Dei Fiori;

Zeytin ve limon sepetleri,

Şarapla yıkanmış,

Çiçeklerle bezenmiş kaldırımlar,

Masalara saçıyor satıcılar

Pembe ürünlerini denizin,

Siyah üzüm salkımlarını,

Tüyleri üzerine düşen şeftalilerin.

İşte tam bu meydanda

Yakıldı Giordano Bruno;

Tutuşturdu cellat,

Bakışları altında, meraklı serserilerin

Ve daha sönmemişti alevler,

Doluverdiğinde tavernalar;

Başlarında zeytin ve limon sepetleri,

Ortalıkta dolaşırken satıcılar.”

Czeslaw Milosz’ın ‘Campo dei Fiori’ başlıklı şiirinden.

Giordano Bruno adını ilk defa duymadığınızı umarım, aksi halde Atilla İlhan’ın hışmından kurtulamazsınız. Korkarım bir gece hortlayıp başınıza dikilir; 1978 tarihli yazısında olduğu gibi “Sahi siz de bilmiyor musunuz? Hayret! Oysa en az Gallileo Galilei kadar ünlüdür” diyebilir.

Bruno’yu 1600 yılının soğuk bir 17 Şubat günü Roma’da Campo dei Fiori meydanında diri diri yaktılar. Yakmadan önce dilini kestiler. Bugün aynı meydanda Bruno’nun heybetli bir heykeli bulunuyor, elinde bir kitapla yüzü Vatikan’a dönük bir heykel. Bruno yedi yıl boyunca Engizisyon zindanlarında sorgulandı, kara cüppeli pederler tüm düşündüklerini ve yazdıklarını inkâr etmesini istediler. Nasıl ki Galileo “dünya dönmüyor” diyerek ölümden kurtulup ömrü boyunca ev hapsine mahkûmiyeti kabul ettiyse, o da diri diri yakılmaktan kurtulabilirdi.

“Ne gördüğüm gerçeği gizlerim ne de onu apaçık söylemekten korkarım. Bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım. Cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.”

Bruno din adamı olmak için yetiştirilmişti, 16 yaşından itibaren manastırda yoğun bir din eğitimi aldı, 24 yaşında papaz oldu. Bruno okuyor, düşünüyor ve sorguluyordu. Antikçağ filozoflarını okuduğu gibi Kopernik’i de okumuştu. Bunun anlamı, kilisenin yasaklarına kafa tutmaktı, hatta kafa atmak! Öğrendiği, farkında olduğu her bilginin ona sorumluluk yüklediği kanaatindeydi. Bildiklerini, sorguladıklarını söylemekten çekinmiyordu.

“Tanrı, iradesini egemen kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini egemen kılmak için Tanrı’yı kullanırlar.”

Bilim itaatsiz olana ihtiyaç duyar.”  (Theodor  Adorno)

Bruno giderek kiliseyi hatta dini eleştirmeye başladı. Kilise’nin sıkı sıkıya sarıldığı, Aristo etiketli “Dünya merkezli evren” yerine Kopernik’in ileri sürdüğü, Dünya’nın Güneş çevresinde döndüğü fikrini savundu. Kilise’nin dogmalarını yerle bir etmişti. Şu sözler Einstein’a değil Bruno’ya aittir.

“Bu evrende hiçbir şey yoktan var olmaz ve yok olmaz. Uzayda mutlak konum yoktur, her cismin yeri ötekilere göreli (relative) dir. Her şey hareket halindedir. Gözlemci kendisini merkezde görür.”

Zavallı kilise, nasıl kabul edebilir bunları. Kabul etse, Kutsal Kitabın, dini dogmaların sorgulanmasına izin vermek zorunda kalır. İnandığı dini sorgulayan insanoğlu, biat ve tevekkül ettiği iktidar ve güç ilişkilerine de başkaldırır, dünyanın düzeni bozulur, hatta “Allah korusun”, maazallah devrim filan olur.Ölüm kararını Bruno’ya bildiren yargıç, ondan şu cevabı almıştır:

“Ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz”

“Hristiyanlık tümüyle akıl dışıdır (irrational), bilimsel dayanaktan yoksundur.” (Giordano Bruno)

Bruno 52 yaşında yakılarak öldürüldü. 7 yıl engizisyon zindanlarında sorgulandı. Sorgulanmasına ve yargılanmasına ilişkin belgelerin çoğuna ulaşılamıyor ya imha edildiler ya da Vatikan’ın karanlık arşivlerinde “çok gizli” mührüyle saklanmış bulunuyor. Vatikan kendini aklamak için, Bruno’nun görüşleri nedeniyle değil, Osmanlı Sultanı’nın ajanı olduğu için idam edildiğini iddia etmekten bile çekinmemiştir.

1600 yılı 17 Şubat günü Bruno’nun diri diri yakılışını izleyenler, bilenler, öğrenenler susmadı, susmadığı için Avrupa’yı Aydınlanma Çağı’na taşıdılar. Çünkü sustukça…

KAYNAKLAR

1- Nejat Kutup, Düşünce Özgürlüğünün İlk Havarisi: Giordano Bruno, apelasyon.com, Temmuz 2014.

2-Celal Üster, “Beni ölüme yollarken siz benden daha çok korkuyorsunuz”, insanokur.org, Nisan 2014.

3-İsmail Hakkı Altuntaş, Giordano Bruno, https://ismailhakkialtuntas.com, Şubat 2013.

4- Nilgün Cerrahoğlu, Giordano Bruno’yu Yakan Zihniyet, Cumhuriyet Gazetesi, Şubat 2013.

5- Prof. Dr. Timur Karaçay, BrunolarYanmasın!, Cumhuriyet Bilim Teknoloji Dergisi, 16 temmuz 2010.

6- Hasan Cemal, Sözcüklerle başkaldırı, T24, 24 Ocak 2016.

7- Doğan Alpaslan Demir, Sustukça, Toplumsol Dergi, 21 Haziran 2016.

İki bakımdan mahpus

Tarihin binlerce yıl boyunca karanlıktan aydınlığa, cehaletten bilgeliğe aktığına dair belli belirsiz bir fikriyatınız varsa bir kenara bırakın onları; belki bu yazıyı okuduktan sonra bir daha işinize yaramayabilir.

Bin yıl öncesine gidiyoruz, Ortadoğu’ya, Ortadoğu’nun Suriyesine, bugünün İdlip kenti yakınlarında bulunan Ma’arretü’n-Nu’man kentine. Takvimler İsa’dan sonra 973 yılını gösteriyor. Şehrin tanınmış ailelerinden birinin evinde yeni doğan bir bebeğin hayata tutunuş çığlıkları duyuluyor. Babası şehrin kadısı, amcası da hatta onların babası da zamanın kadıları arasında. Doğduğu gün hiç kimse, onun gelecekte El- Maarri (Ebu’l –Ala El- Ma’arri) adıyla tanınmış, asi, huysuz, geçimsiz, itaatsiz bir filozof ve şair olacağını bilemezdi, yazdıklarını okudukça bugün bile bize inanılması zor geliyor.

Dört yaşına geldiğinde amansız bir çiçek hastalığına yakalanıyor, her iki gözünü de kaybediyor, yaşamının kalan 80 yılını kör olarak geçirecektir Maarri. Çocukluk yıllarında ilk eğitimini babasından almış, daha sonraki yıllarda aldığı eğitimi ve hocaları hakkında ise elimizde yeterli bilgi bulunmuyor. Nedir, günümüze kalan eserlerinden lügat, edebiyat, gramer, tarih, fıkıh eğitimi aldığını anlıyoruz. 1007 yılında Bağdat’a gitmiş, devrinin önemli âlimleri ile tanışmış, onun düşünce yapısını çok etkileyen felsefi metinlerle tanışmıştır. Annesinin ölüm haberini aldıktan sonra memleketine dönmüş ve yaşamının geri kalanında büyük ölçüde yalnız yaşamış, bir tür inzivaya çekilmiştir. Hem kör hem de münzevi yaşamı nedeniyle kendisine “iki bakımdan mahpus” anlamına gelen rehinü’lmahbiseyn adı verilmiştir.

El Maarri iyi bir eğitim görmesine rağmen yaşamı boyunca resmi bir görev almayı kabul etmemiş, bir vakıftan gelen yıllık 30 dinar tutarındaki parayla mütevazı bir yaşam sürmüştür. Basit elbiseler giymiş, hayvanların öldürülmemesi gerektiğini düşündüğü için et yememiş, beslenmesini ağırlıklı olarak incir, mercimek ve arpa ekmeğinden sağlamıştır.

Bugüne bakarak 11. yüzyıl Ortadoğu’sunda El Maarri gibi bir kişinin 84 yıllık ömrünü öldürülmeden tamamladığına inanmak güçtür. Çünkü aradan geçen bin yıllık süre sonunda, İslam dünyası onu, insanlık tarihinin en büyük zındıklarından biri kabul etmektedir.

El Maarri, yaşadığı toplumdaki din adamlarını, yöneticileri amansızca yermiş, dini dogmaları sert bir biçimde eleştirmiştir. Yöneticileri zalimlik, hırsızlık ve bozgunculukla suçlamış, din adamlarını ise dini görüşlere körü körüne inanmakla eleştirmiştir. 11- 12 yaşından itibaren şiir yazmaya başlamıştır. Akla dayanan bir düşünce sistemini savunmuş, kötümserliği ile tanınmıştır. Hurafelere değil fikirlere olan inancıyla dünyayı materyalist bir gözle gören, değerlendiren ilk düşünürlerden biri olduğu söylenebilir. Hatib et Tebrizi’ye şunları söylüyor bir şiirinde.

“Dirayet istiyorsan bana gel,

Rivayet istersen başkasına.”

El Maarri iflah olmaz bir kötümserdir. Hayatı anlamsız bulmakta, kötülüklerle dolu gördüğü toplumdan uzak durmayı öğütlemektedir. Bir beytinde bu görüşünü şöyle özetler:

İnsanlardan uzak dur,

Yalnız yaşa, 

Topluma zulmetme,

Sen de zulüm görme.”

Hayata karşı olumsuz yaklaşımının ve hayatı anlamsız görmesinin etkisiyle çocuk sahibi olmayı ve neslin devam ettirilmesini gereksiz bulduğu ve bundan dolayı çocuğu olmayan kadınları üstün tuttuğu beyitleri bulunmaktadır.

“Günün birinde bir kadınla evlenmek istersen, en iyisi kısır olanıdır.”

Hiç evlenmemiş ve çocuk sahibi olmamıştır. Rivayete göre mezar taşına şöyle bir beyit yazılmasını istemiştir.

“Bu (hayat), babamın benim hakkımda işlediği bir cinayettir

Ben bu konuda hiç kimse için cinayet işlemedim”

Çağının geleneklerine aykırı olarak tek eşliliği savunur.

Bir kadını diğerine ortak edersen

eski adette ısrarla,

hata edersin.

Ortaklıkta hayır olsaydı,

Tanrı ortaksız olmazdı.”

Toplumsal cinsiyet rolleri üzerine bazı dizeleri bugün için bile hayli iddialıdır.

“Babanın seni sarıp kokladığı gibi annen de sarıp koklamıştır ama baban zevk duyarak,

annen zahmet çekerek seni vücudundan çıkarmıştır.”

Maarri, yöneticileri, hükümdarları, zalimleri eleştirdiği gibi onlara boyun eğen toplumu da yerer şiirlerinde.

“Çok sürdü bu âlemde konukluk,

Tam zamanı artık mutlak bir kucaklaşmada

Bedenimin çölü bu beldeye egemen olmalı.

Midemi bulandırdı bu dünyada yaşamak.

Öyle bir milletle birlikteyim ki

Kötü yönetmekte hükümdarları.

Bit gibi ezmekteler zavallı kullarını,

Aldatmaktalar saf insancıkları

Saygı duymaksızın hak ve çıkarlarına.

Ama gel gör ki koyun benzeri bu insanlar

Kulluk etmekte zalim hükümdarlara.”

Bu görüş ve bakış açısıyla kendi toplumunda oldukça dışlansa da çok sayıda öğrencisi olduğu ve 70 kadar kitap yazdığı, üzerinde yıllarca çalıştığı ahlak öğretisi için dogmatik dini önermeler dışında dayanaklar aradığı bilinmektedir.

“Kader bizi cammışız gibi kırıyor

Ve parçalarımız bir daha hiç birleşmiyor”

Dini dogmaları, hatta şeriat hükümlerini eleştirdiği çok sayıda dize yazmıştır.

“Uyanın, uyanın ey dalalette olanlar!

Sizin dinleriniz ancak geçmişlerin bir hilesidir.”

Yaşadığı çağın ahlaki düşkünlüklerini “görmediği” için körlüğüne şükreder bir şiirinde.

“Ey Süleyman oğlu Ebu’l- Ala,

Doğrusu körlük senin için büyük bir ihsandır

Şayet senin gözlerin bu insanları görseydi,

O zaman gözlerin hiç insan görmemiş olacaktı.”

Maarri’nin kitaplarından çok azı günümüze kadar ulaşmıştır. Günümüzün radikal İslam taraftarları için eserleri dine küfür sayılmaktadır. 1 Şubat 2013 tarihinde, El Maarri’nin yaşamış olduğu Ma’arretü’n-Nu’man kentinin kültür merkezini basan Nusra taraftarları, şaire ait heykelin başını

koparmışlardır.afp

1057 yılında 84 yaşında eceliyle hayata veda eden Maarri’nin dünyadaki tüm insanları ikiye ayırdığı dizeleri ile bu yazımızı bitiriyoruz

“Dünyada yaşayanlar ikiye ayrılır

Dini olup aklı olmayanlar

Ve dini olmayıp aklı olanlar.”


KAYNAKLAR

 1- Amin Maalouf, Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri, Telos Yayıncılık, 1998.

2- Tayyar Altıkulaç, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt 10, S.287.

3- L.İ Klimoviç, “Kuran’ın Mahluk Olmadığı” Dogması, KSÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2(2003), sayfa 161-171.

4- Dr. Mustafa Kırkız, Şair Ebu’l- Ala El- Ma’arri, Hayatı, Eserleri ve Edebi Anlayışı, Fırat Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, 16:1 2011, Sayfa 157-175.

5- Doç. Dr. Bedrettin Aytaç, Ebu’l –Ala El- Ma’arri’nin El Luzumiyyat’ında Kadın, Nüsha, Yıl 1, Sayı 3, Güz 2001.

6- Özdemir İnce, Abu’l Ala Al-ma’arri diyor ki, Hürriyet Gazetesi, 19 Temmuz 2011.

Yiğit gölgesinde yiğit saklanır

Vakti zamanında Anadolu’nun uzak bir köşesinde kendine göre varlıklı bir adam yaşıyormuş. Çevresindekilerin deyişiyle zeki ve mukallit bir adammış. Gel zaman git zaman yaşı ilerlemiş, hastalanmış. Tek oğlu Hasan’ı yanı başına çağırmış.

“Ey oğul, bana ecel vakti göründü, Azrail kapı önünde bekliyor, beni almadan da gitmez uğursuz. Şimdi beni iyice dinle. Benden sonra bütün malım, mülküm, toprağım senin olacak. İzin vereler iki torba altın almadan öbür yana gitmem, giriş akçası sorarlarsa ne ederiz bilmem, lakin gideceğimiz yer toprak, ondan ötesi kara toprak. İmdi, şurada gördüğün bir kese altındır. İçinden teki bile sana helal değildir. Vasiyetim odur ki, bu keseyi alıp İstanbol’a varacaksın, orada insanları iyiden iyiye inceleyeceksin, içlerindeki en aptalını bulunca bu keseyi ona takdim edip buraya dönecek, benim malıma mülküme sahip olacaksın. Dediğimi harfiyen yerine getirmezsen iyi saatte olsunlara karışırım, rüyalarında hortlar, hayatı sana zindan ederim.”

Sözlerini tamamlayınca usulca ölmüş, ölümünden sonra bile yüzünde hınzır bir gülümseme varmış. Oğlu babasına karşı tüm vazifelerini yerine getirmiş, cenaze toprağa verilmiş. Verilmiş verilmesine ama Hasan’ın kaygısı, tasası yeni başlıyor. Bir yandan kendi kendine dertlenir, öte yandan söylenirmiş.

“Eh buba, gitmeden ettin edeceğini, bura nire, İstanbol nire, yol bilmem iz bilmem, yollarda kurda kuşa meze olacak bedenim. Hem sonra İstanbol’un taşı toprağı altın imiş, kim ne etsin benim bir kese altınımı.” 

Böyle dermiş ama babasının ne denli akıllı ve becerikli olduğunu bildiğinden hortlayıp düşlerine ineceğinden de çok korkarmış. Sonunda keseyi ceketinin astarına diktirip yola koyulmuş. Yol uzun, günler ve haftalarca yol almış, her menzilde bir han, her handa Faruk Nafiz’in bir duvarına rastlamış. Sonunda İstanbul’a varmış. Aklı bir gitmiş bir gelmiş Hasan’ın, hınca hınç insan, bir yanda heybetli binalar, Osmanlı’nın ihtişamlı konakları, öte yandan bir yanına yatık ve üzerindeki yoksulluğun ağırlığından çökecekmiş gibi duran viran evler.

Hasan İstanbul’a varır varmaz ucuzundan bir oda kiralamış, her gün semt semt gezip koca şehrin en aptalını arayıp sormaya başlamış. Kolaysa bul en aptal insanı, tam “işte en aptalı bu” diyecek, bir başka daha aptal buluyor. Köylerine gelen çerçilerin bohçasından daha karışmışmış aklı, her geçen gün umudu daha da kırılmış.

Haftalar sonra yolu büyük bir meydana düşmüş, meydanda bir büyük çeşme ve bir dolu insan varmış. Çeşmeye gözleri takılınca titremiş korkudan bacakları, kelli felli, güzel sakallı bir adamın kesik kafası çeşmede durup duruyor. Bir anda kalabalık dalgalanmış, gürültülü, kılıç şakırtılı bir insan topluluğu ağır ağır meydana doğru ilerliyor. Meydana girenlerin hepsi gösterişliymiş ama başlarındaki zat hepsinden azametli. Şalvarı şaltak, eyeri kaltak bir Osmanlı paşası ağır ve sert bakışlarla etrafı süzüyormuş. Hasan’ın sağındaki solundaki adamlar çekiştirmişler elbisesinin eteğini, “eğil hemşerim, eğil, kelleni taşımaktan yoruldun herhal” demiş biri. Hasan şaşkın, eğilmiş, bir yandan fısıltıyla sormuş yanındakine, “buraların yabancısıyım, de bakalım kimindir o kesik kafa, kimdir bu heybetli paşa.”  Yanındaki adam aynı fısıltılı ama duruma alışkın bir ses tonuyla cevap vermiş.

“Hemşerim kim olsun istersin, kesik kafa eski sadrazamındır, o gördüğün paşa da yeni sadrazam.”

Hasan, garip Hasan, içinden bir sevinç çığlığı kopmuş, sökmüş elbisesinin astarını ve koşup çökmüş sadrazamın atlarının ayaklarına.

“Haşmetli paşam, bu keseyi rahmetli bubam size armağan gönderdi, kabul buyurun.” 

Hasan sadrazamın elbisesinin eteklerini öperken, yüzünde babasının ölürken ki o hınzır, muzip ifadesinin tıpkısı varmış. Hiç oyalanmadan köyünün yoluna düşmüş, dudaklarında ise fıkır fıkır bir Karacaoğlan türküsü…

“Yiğit olan yiğit biner atlanır

Kötüler de her cefaya katlanır

Yiğit gölgesinde yiğit saklanır

Na-mertlerde gölge olmaz ar olmaz”

 

Dipteki bilgi notu:

Bu öykü, Emekli tarih hocası babam Aydoğan Demir’in Osmanlı dönemine ait anlattığı pek çok hikâyeden biridir. Ben yeni bir dil ve tarzla yeniden yazdım.

Hophop

Gözümün nuru musun, ey para, ya canım mısın?

Mezhebim, dinim mi, ayinim mi, imanım mısın?” 

Mirza Elekber Sabir

İktidarın gücünü kendi gücü gibi kullanan zalimlerin en büyük korkularının başında hiciv türünden şiirler gelir. Çünkü iktidarlarının eteğine yapışan iki dize bile yüreklerini hophop etmeye yeter. Ülkemizde çok az tanınan, şiirlerinde “Hophop” mahlasını kullanmış Azeri şair Mirza Elekber Sabir, hiciv türünün en güçlü kalemlerinden biridir. Onu tanımak ister misiniz? Peki, başlayalım o halde.

 1862 yılında Azerbaycan’ın Şamahı şehrinde, küçük bir dükkân işleten sofu, dindar bir adamın oğlu olarak dünyaya gelmiş.8 yaşına gelince temel eğitim almak üzere Mollahane’ye, 12 yaşında ise ünlü Azerbaycan şairi Seyid Azim Şirvânî’nin açtığı bir özel okula gönderilmiş. Bu okulda Azerbaycan Türkçesi, Farsça, Arapça, Rusça, tabiat bilgisi, tarih, coğrafya, hesap, şeriat ve klasik edebiyat dersleri görüyor. Genç Sabir’in şiire yatkınlığını fark eden hocası Şirvani, onunla özel olarak ilgilenmeye başlamış, Sadi’nin şiirlerini çevirttirmiş. Şirvani, ilk şiirlerini yazmaya başlayan Sabir’i teşvik edip, şiirlerinin tashihine yardımcı olur. Nedir, Sabir’in eğitimi sadece iki yıl sürer, kendisine dükkânda yardım etmesini ve oğlunun da tüccar olmasını isteyen babası tarafından okuldan alınır. Sabir için bir azap olmuştur dükkânda çalışmak, babasından gizli gizli şiirler yazar.

“Molla dayı, bu ne fesat böyle,

Herkese karşı yapma inat böyle”

21 yaşına gelince yaşadığı Şamahı kentini terk edip kutsal yerleri görme bahanesiyle yola çıkar genç Sabir. Horasan, Nişabur, Semerkand ve Buhara gibi döneminin kültür merkezlerini gezer. Nedir, birkaç yıl sonra babasının ölüm haberini alarak Şamahı’ya geri dönmek zorunda kalmıştır. Ailenin geçiminin sağlanması omuzlarına yüklenmiştir. Babasından kalan dükkânı işletmeye çalıştıysa da beceremez, kuyruk yağından sabun yapıp satmaya başlar. Akrabalarından Billûrnisa adlı bir kızla evlenir ve on beş yıl içinde sekiz kız ve bir erkek çocuğu olur. Yaşamı boyunca geçim sıkıntısı peşini bırakmaz Sabir’in. 1907 yılında Bakü Valiliğinin açtığı sınavı kazanır ve bir süre öğretmenlik yapar. 1910 yılında yakalandığı karaciğer hastalığından dolayı öğretmenliği bırakmak zorunda kalır ve Bakü’den Şamahı’ya geri döner. 1911 yılının temmuz ayında, yaratıcılığının zirvesinde 49 yaşında hayata veda eder.

20. yüzyılın başlarına kadar Sabir’in şair yönü ortaya çıkmamış, yazdığı gazel ve kasideler hiçbir yerde yayınlanmamıştır. İlk şiiri Tiflis’te çıkarılan Şark-ı Rus gazetesinde 1903 yılında yayınlanır. Bu tarihten sonra gazel, kaside ve mesnevi kalıplarının dışında şiirler yazmaya başlar. Giderek toplumsal sorunlar, sosyal adaletsizlik, eşitsizlik, din adamlarının cahilliği, yöneticilerin zalimliği üzerine şiirler yazmıştır.

“Zengin adam niçin harcasın öz parasını?

Ayanı bırakıp doyursun şehrin fukarasını?

Kaldırsın göreyim Allah yüzünün hayasını!

El çek yakamızdan, defol, barbar dilenci!

Çekil kapıdan, ağlama zar zar dilenci!”

 

Fukaralar zenginlerle mülakat edebilmez,

Zenginlere insanlığını ispat edebilmez,

Zengin adam fakir ile müsavatedebilmez.

Noksan getirir şanına bu kar dilenci!

Çekil kapıdan, ağlama zar zar dilenci!”

1905 yılında Molla Nasreddin adlı dergide yazmaya başlar ve Azerbaycan edebiyatının satirik (mizahi, hiciv) şiirinin doğmasına öncülük eder. Adını Nasreddin Hoca’dan alan Molla Nasreddin dergisinde yazdığı şiirleri ile toplumun aydınlanması ve cehaletle mücadele üzerine kurar şiirlerini. Özellikle dini dogmaları hicveden şiirleri öne çıkar. Bu türün güzel örneklerinden biri beceriksizliği nedeniyle hastalarının ölümüne sebep olan bir hekimi hicvettiği “Azrail’in İstifası” adlı şiiridir.

Azrail arz ederek dedi ki: Ey Rabbü’l- alemin,

Bir tabip, işte, bu yıl kullarını kırdı tamam.

Ben edince hele bir ölmeli hastayı helak,

O alır ölmemeli bin neferin canını pak.

 

Verdiğin canları bin-bin ki bu zalim alacak,

Peki, kul diye, yahu sana burada kim kalacak?

Bırak alayım canını, başlatayım mahşerini,

Yoksa, billah, kıracak kullarının ekserini.

 

Bu temennimi kabul eylemez olsan hâlâ,

Kerem et, ta evvelinden vereyim istifa.

Başka bir hizmete koyarak beni kıl minnettar,

Azrail olmayı ver işbu tabibe zinhar.”

Mirza Elekber Sabir dinsel bağnazlığa ve gericiliğe karşı çıkışın bir abidesidir. İlber Ortaylı’nın iddiasına göre göre İslam dünyasında halkın topladığı bağışlar ile heykeli dikilen ilk kişidir. Şairin hayatı boyunca yokluk ve yoksulluk çekmesi, erken yaşta hastalanarak ölümü nedeniyle şiirlerini kitap haline getirmesi mümkün olamamıştır. Şiirlerinde sıklıkla kullandığı “Hophop” mahlasından ötürü arkadaşları tarafından ölümünden bir yıl sonra yayınlanan şiir kitabına Hophopname adı verilmiştir. 1950’den sonra ‘Hophopname’ Rusçaya çevrilmiş okurları tarafından çok beğenilmiştir. Fars, Tacik ve Ermeni dillerine de çevrilen eser 1977 yılında İngilizce olarak ABD’de yayınlanmıştır.

22185045_1544879842273711_1203394983_n-e1506853253394

Mirza Elekber Sabir’in “Korkuram” başlıklı şiirini dikkatle okuyun lütfen, eminim Mirza Elekber Sabir’in korkusunu içinizde hissedeceksiniz.

“Yayan yapıldak düşürem yollara,

Çakır dikenler görürem korkmuram.

Seyredirem ıssız biyabanları,

Vahşi hayvanlar görürem korkmuram.

 

Kâh oluram denizlerde kayıkçı,

Dalgalı tufan görürem korkmuram.

Kâh çıkaram sahile, her yanda

Kalaba vahşiler görürem korkmuram.

 

Kâh sabaha dek vururam dağlara,

Yangınlı balkan görürem korkmuram.

Kâh inirem gölgeli ormanlara,

Yırtıcı hayvan görürem korkmuram.

 

Mezarlıklarda tutturam kâh mekân,

Orada hortlak görürem korkmuram.

Menzil olur kâh bana viraneler,

Cin görürem, can görürem korkmuram.

 

Bu küre-i arzda ben muhtasar,

Muhtelif elvan görürem korkmuram.

Yurt dışında da hatta gezip

Çok tuhaf insan görürem korkmuram.

 

Fakat bu korkmazlıkla doğrusu

Ay dadaş vallahi, billahi, tallahi,

Nerde Müselman görürem korkuram!

 

Sebepsiz korkmuram, özrü var,

Neyleyim yahu, bu yok oluşların

Fikrini kan görürem, korkuram,

Korkuram, korkuram, korkuram.”

Mini sözlük:

1- Korkmuram: Korkmam

2- Korkuram: Korkarım

3- Küre-i arz: Yerküre

4- Muhtasar: Kısaltılmış olan, kısaca

5- Elvan: Renkler, türlü renklerde olan

6- Müselman: Müslüman

7- Ayan: Bir toplumun ileri gelenleri


KAYNAKLAR

1- Mirze Elekber Sabir, Hophopname, Çeviren İsa Öztürk,  Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, II. Basım, 2016.

2- Hayati YILMAZ, MİRZA ALİ EKBER SÂBİR, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi / Journal of Turkish World Studies, XII/1 (Yaz 2012), s.361-386.

3- Lokman Taşkesenlioğlu, Azerbaycan Türk Edebiyatı Milli şairi Mirze Elekber Sabir ve Hophopname, Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi Sayı: 2/3 2013 s. 96-132.