KORKURAM

 

“Fikrini kan görürem, korkuram,

Korkuram, korkuram, korkuram.”

İlk gördüğümde Zaytung sitesinin bir üretimi sanmıştım, sahici olduğunu sindirmek kolay olmadı. 33 yıllık bir hekim olarak yazdığım on binlerce reçetenin içindeki haram maddelerin çokluğu beni benden aldı. Yurdumun bir üniversitesinde Tıbbi Farmakoloji Ana Bilim Dalı Başkanı olan ve profesör unvanı taşıyan bir zatın “İnancımıza Uygun İlaç Kullanımı” başlıklı konferansının duyurusu için hazırlanan görsel karşısında durakaldım. Şimdi anlıyordum, Mirza Elekber Sabir boşuna yazmamıştı “Korkuram” şiirini.fb_img_1493322375452

Mirza Elekber Sabir adını ilk kez  duyduysanız dozunu kaçırmadan hayıflanabilirsiniz. Ülkemizde bilinen bir şair değil Sabir. Şiirleri Arapça, Farsça, Rusça, Ermenice, Tacikçe, İngilizce dillerine çevrilmiş olmasına, Hophopname adlı kitabı yıllar önce Türkçe olarak basılmasına karşın ülkemizde tanınmayan, bilinmeyen bir şairdir Mirza Sabir.

Azerbaycan’ın Şamahı şehrinde 1862 yılında dünyaya gelmiş, babası Hacı Meşhedî Zeynelabidin küçük bir dükkân işleten sofu, dindar bir aileden gelme sıradan bir esnaftır. Babası Mirza’nın tüccar olmasını istiyordu. Sekiz yaşında temel eğitim almak üzere Mollahane’ye gönderildi. 12 yaşında ünlü Azerbaycan şairi Seyid Azim Şirvânî’nin açtığı okula başladı. Genç Mirza için büyük bir şanstı Şirvani. Azerbaycan Türkçesi, Farsça, Arapça, Rusça, tabiat bilgisi, tarih, coğrafya, hesap, şeriat ve klasik edebiyat dersleri aldı. Genç Sabir’in şiire yatkınlığını fark eden hocası Şirvani onunla özel olarak ilgilenmeye başlamış, ona Sadi’nin Gülistan şiirlerini çevirttirmiştir. (Aynı bizim ülkemizde olduğu gibi. Bildiğiniz üzere bizim ortaöğretim öğretmenlerimiz de şiire, edebiyata yatkın öğrencilerin Füruğ’un şiirlerini Çehov’un öykülerini okumalarını sağlarlar.)  Şirvani ilk şiirlerini yazmaya başlayan Sabir’i teşvik eder, şiirlerinin tashihine yardımcı olur. Ancak Sabir’in eğitimi sadece iki yıl sürer, kendisine dükkânda yardım etmesini isteyen babası tarafından okuldan alınır. Oysa Sabir bakkal dükkânında sıkılmakta ve gizli gizli şiir yazmaktadır. 21 yaşına gelince evden kaçar, yaşadığı Şamahı kentini terk edip kutsal yerleri görme bahanesiyle yola çıkar. Horasan, Nişabur, Semerkand ve Buhara gibi döneminin kültür merkezlerini gezer. Birkaç yıl sonra babasının ölüm haberini alarak Şamahı’ya geri dönmek zorunda kalmış, ailenin geçiminin sağlanması onun omuzlarına yüklenmiştir. Babasından kalan dükkânı işletmeye çalıştıysa da beceremez, kuyruk yağından sabun yapıp satmaya başlar. Akrabalarından Billûrnisa adlı bir kızla evlenir ve on beş yıl içinde sekiz kız ve bir erkek çocuğu olur. Yaşamı boyunca geçim sıkıntısı peşini bırakmaz Sabir’in. 1907 yılında eğitim alanında çalışmaya karar verir. Bakü Valiliğinin açtığı öğretmenlik sınavını kazanır ve bir süre öğretmenlik yapar. 1910 yılında yakalandığı karaciğer hastalığından dolayı öğretmenliği bırakmak zorunda kalır ve Bakü’den Şamahı’ya geri döner. 1911 yılının temmuz ayında, yaratıcılığının zirvesinde 49 yaşında hayata veda eder.

20. yüzyılın başlarına kadar Sabir’in şair yönü ortaya çıkmamış, yazdığı gazel ve kasideler hiçbir yerde yayınlanmamıştır. İlk şiiri Tiflis’te çıkarılan Şark-ı Rus gazetesinde 1903 yılında yayınlanır. Bu tarihten sonra gazel, kaside ve mesnevi kalıplarının dışında şiirler yazmaya başlar. Giderek toplumsal sorunlar, sosyal adaletsizlik, eşitsizlik, din adamlarının cahilliği, yöneticilerin zalimliği üzerine şiirler yazar. 1905 yılında Molla Nasreddin adlı dergide yazmaya başlar. Bu dergide yazdıkları ile Azerbaycan edebiyatının satirik (mizahi, hiciv) şiirinin doğmasına öncülük eder. Adını Nasreddin Hoca’dan alan Molla Nasreddin dergisinde yazdığı şiirleri ile toplumun aydınlanması ve cehaletle mücadele üzerine kurar şiirlerini. Bir şiirinde, bilgisizliği nedeniyle hastalarının ölümüne sebep olan bir hekimi hicvetmek için Azrail metaforu kullanır. Tanrının zorbalığına isyan eden Azrail’i anlatan John Milton’un Kayıp Cennet şiirinin esini vardır şiirinde.

Azrail arz ederek dedi ki: Ey Rabbü’l- alemin,

Bir tabip, işte, bu yıl kullarını kırdı tamam.

 

Ben edince hele bir ölmeli hastayı helak,

O alır ölmemeli bin neferin canını pak.

 

Verdiğin canları bin-bin ki bu zalim alacak,

Peki, kul diye, yahu sana burada kim kalacak?

 

Bırak alayım canını, başlatayım mahşerini,

Yoksa, billah, kıracak kullarının ekserini.

 

Bu temennimi kabul eylemez olsan hâlâ,

Kerem et, ta evvelinden vereyim istifa.

 

Başka bir hizmete koyarak beni kıl minnettar,

Azrail olmayı ver işbu tabibe zinhar.”

sabir

Mirza Elekber Sabir dinsel bağnazlığa ve gericiliğe karşı çıkışın bir abidesidir. İlber Ortaylı’nın iddiasına göre göre İslam dünyasında halkın topladığı bağışlar ile heykeli dikilen ilk kişidir. Önemli Azeri yazarların Sabir hakkındaki görüşleri oldukça çarpıcıdır. Feridun Köçerli: “Güldüre güldüre ağlatan, ağlata ağlata güldüren sanatçı” diye tanımlarken, Ahmed Caferoğlu: “Toplumsal eleştiri görevini öncüllerinden ve ardıllarından kat kat üstün ve tesirli yazmış kalem ehli” olarak tanıtmıştır Sabir’i.

Şairin hayatı boyunca yokluk ve yoksulluk çekmesi, erken yaşta hastalanarak ölümü nedeniyle şiirlerini kitap haline getirmesi mümkün olamamıştır. Şiirlerinde sıklıkla kullandığı “Hophop” mahlasından ötürü arkadaşları tarafından ölümünden bir yıl sonra yayınlanan şiir kitabına Hophopname adı verilmiştir.

Okuduğunuz bu yazının buralarına neden ve nasıl geldiğimizi unutmamış olduğunuzu umuyorum. Siz Mirza Elekber Sabir ile gönlünüzü hoş etmiş olabilirsiniz ama benim aklım hala İnancımıza Uygun İlaç Kullanımı” konferansında. Nedir; halimi, halimizi Sabir yazmış; Korkuram şiiri yazıldıktan onlarca yıl sonra hurafelere meydan okumaya devam ediyor…

Yayan yapıldak düşürem yollara,

Çakır dikenler görürem korkmuram.

 

Seyredirem ıssız biyabanları,

Vahşi hayvanlar görürem korkmuram,

 

Kâh oluram denizlerde kayıkçı,

Dalgalı tufan görürem korkmuram.

 

Kâh çıkaram sahile, her yanda

Kalaba vahşiler görürem korkmuram.

 

Kâh sabaha dek vururam dağlara,

Yangınlı balkan görürem korkmuram.

 

Kâh inirem gölgeli ormanlara,

Yırtıcı hayvan görürem korkmuram.

 

Mezarlıklarda tutturam kâh mekân,

Orada hortlak görürem korkmuram.

 

Menzil olur kâh bana viraneler,

Cin görürem, can görürem korkmuram.

 

Bu küre-i arzda ben muhtasar,

Muhtelif elvan görürem korkmuram.

 

Yurt dışında da hatta gezip

Çok tuhaf insan görürem korkmuram.

 

Fakat bu korkmazlıkla doğrusu

Ay dadaş vallahi, billahi, tallahi,

Nerde Müselman görürem korkuram!

 

Sebepsiz korkmuram, özrü var,

Neyleyim yahu, bu yok olmuşların

 

Fikrini kan görürem, korkuram,

Korkuram, korkuram, korkuram.”

 

Dağılabiliriz, yazı bitti.

 

Mini sözlük:

Korkmuram: Korkmam

Korkuram: Korkarım

Küre-i arz: Yerküre

Muhtasar: Kısaltılmış olan, kısaca

Elvan: Renkler, türlü renklerde olan

Müselman: Müslüman

KAYNAKLAR

1-  Mirza Elekber Sabir, Hophopname, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, II. Basım, 2016.

2- Hayati YILMAZ, MİRZA ALİ EKBER SÂBİR, Türk Dünyası İncelemeleri Dergisi / Journal of Turkish World Studies, XII/1 (Yaz 2012), s.361-386.

3- Lokman TAŞKESENLİOĞLU, AZERBAYCAN TÜRK EDEBİYATI MİLLÎ ŞAİRİ MİRZE ELEKBER SÂBİR VE HOPHOPNAME, Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi Sayı: 2/3 2013 s. 96-132, TÜRKİYE  

HİBRİT EGEMEN TOPLUM

Tohum takası & Hibrit tohum

İki kavram yazarak başladım yazıma, bu iki kavram hakkında çeşitli ve güvenilir kaynaklardan edinilmiş derinlemesine bilgiye sahipseniz bu yazıyı okumanıza gerek olmayabilir. Muhtemelen yeni bir şey öğrenmeyeceksiniz. Ama öyle sanıyorum ki birçoğunuzun bu konudaki bilgisi kulak dolgunluğundan ibaret olmalı. Hatta GDO ile hibrit tohumu aynı şey sanıyor da olabilirsiniz. GDO ve hibrit tohum konuları birbirine paralel olmakla beraber bambaşka konular. Hazırsanız başlıyoruz.

IMG_0544.JPG

Katır

Erkek eşek ile dişi atın çiftleşmesinden katır dediğimiz melez hayvan üretilir. Çoğu zaman kısırdır. Tohumculuk sektöründe hibrit kelimesinin karşılığı katıra benzer. Ekersiniz, ürünü alırsınız, ertesi yıl yeniden tohum satın almak zorundasınızdır. Çünkü ürettiğiniz tohumlar kısırdır. Tarım Bakanlığı 2006 yılında bir Tohum Kanunu yayınladı. Bu kanun kayıt altına alınmayan tohumun satışına yasak getirdi. Satan veya kendi ihtiyacından fazla yerel tohum bulunduran çiftçiler ağır cezalarla karşı karşıya kaldılar. Ne tesadüftür ki, tam bu sırada küresel şirketler Türkiye’ye hibrit tohum satmaya hazırlanıyorlarmış. Bak sen. Lafı uzatmanın anlamı yok, sonuç olarak yerli tohum üretimi ortadan kalkarken, ülkemiz tarımı küresel kapitalizmin kucağına oturdu. Yerel üreticilerin ellerindeki tohumu kayıt ettirmeleri ve sertifika almaları neredeyse imkansız; bu nedenle tohumlarımız İsrail, Hollanda ve ABD’den ithal edilmeye başladı. Tarım Bakanlığı “yok canım, o sizin bildiğiniz gibi değil, tohumculuğumuz dışa bağımlı olmayacak, yerel tohumculuk ortadan kalkmıyor, hibrit tohum sağlığa zararlı değildir” şeklinde pek çok açıklama yaptı ama kimseyi inandıramadı. Nasıl inandırsın, 1986 yılında Çernobil Nükleer Santral “kazası” sonrası Türkiye yetkilileri TV ekranları karşısında nükleer çaylarını yudumlamış ve “bakın nasıl da zararsız” demişlerdi. Oysa bugün biliyoruz ki, o facia sonrasında 50 ile 200 bin arası kişinin kansere yakalanacağı ve yarısının öleceği varsayılmıştır.

IMG_0556.JPG

Yanık kibrit çöpü

Şimdilik hibrit tohumun insan sağlığına ve ekolojik dengeye ne tür zararlar verdiği konusunda açık seçik bilimsel kanıtlar yok. Ama buna şaşıracak değiliz; bir ürünün insan ve çevre sağlığına etkilerinin araştırılması dev bütçeli bilimsel araştırmalarla mümkün olabiliyor. Oysa bizlerin akıl erdiremeyeceğimiz miktarda paranın, kirli ve gizli siyasi çıkarların döndüğü bir alana zarar verecek bilimsel çalışmalara kim finans sağlamaya kalkabilir; bilmek isterdim doğrusu. Yine de şu kadarını rahatça söyleyebilirim; karşılığında ne verilecek olursa olsun, hibrit üretimin zararsız olduğuna dair yanık bir kibrit çöpüne bile iddiaya girmem. Yanık kibrit çöpümü kaybetmek istemem.
Fısıltı gazetesinin ortalıkta dolaşan söylentilerine göre hibrit tohum üreten ülkeler bu tohumları kendi ülkelerinde piyasaya sürmüyormuş. Doğruysa hiç şaşırmam. Hibrit üretici ülkelerin bu tohumları kendi ülkelerinde kullanıp kullanmadığını kesin olarak bilmiyoruz ama bildiğimiz bir gerçek var. Ülkemizin akıllı ve uyanık çiftçileri kendilerine satılan hibrit tohumdan olma ürünleri piyasaya verirken kendi tüketimleri için yerel tohum kullanıyorlar. Neden acaba?

IMG_0549

Pamuk Prenses ’in zehirli elması.
Geleneksel tohum kullanımı konusunda mücadele eden ziraat mühendisi Nihal Küpeli, kendisiyle yapılan bir söyleşide hibrit tohum için aynen bu tanımı kullanıyor: “Pamuk Prenses ’in zehirli elması.”

“Orantısız zeka”
“Standardizasyon” sorunu yarattığı için yerel tohumun yasaklanmasına karşı çıkanlar, sadece bir ziraat mühendisinden ibaret değil. Çevre sorunlarına, insanın sömürülmesine, kapitalizmin kıskaçlarına duyarlı ve bilinçli “mektepliler” ile deneyimleriyle yaklaşan tehlikeyi gören “alaylı” üreticilerin bir araya gelmesiyle birkaç yıldır tohum takas şenlikleri yapılıyor. Tohum takas şenliklerinin ortaya çıkış amacı çok basit: Yerel tohumu satmak yasak ama ticari amaçlı olmayan tohum takası için yasal engel bulunmuyor. Tohum takas şenlikleri yoluyla, ülkemize dayatılan Tohum Yasası’nın cezai yaptırımları delinmiş oluyor. Böylelikle, ekilmediği için ortadan kalkma tehlikesi içindeki yerel tohumlar korunmuş oluyor. Dahice bir “orantısız zeka” örneği!

Suyundan da koy
Hibrit tohumu ülkemize kakalayanların iddiası verimlilikten ibarettir. Artan Dünya nüfusunu doyurmak için hibrit tohum kullanımının kaçınılmaz olduğunu iddia ediyorlar. Neymiş, hibrit tohumun verimliliği çok daha fazlaymış. Ama daha çok ürün almak için hibrit tohum ekmek yeterli değilmiş, o tohuma uygun ilaç, gübre ve daha kim bilir ne çeşit zamazingolar da satın alınmalıymış. Tam halk ağzıyla söyleyeceğim: “Suyundan da koy.”

IMG_0543

Yeterli mi?
Birkaç yıldan beri, düzenlenen tohum takas şenliklerine bazı yerel yönetimler ve STK’lar destek veriyorlar. Bu şenliklerden birinin organizasyonunu üstlenen Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer şu açıklamayı yapmış.
Tohumculuk yasası, yalnızca tohumların değil, bir kültürün ve bir geleneğin kaybolmasına zemin hazırlıyor. Yetkililer tohumları ıslah ediyoruz, hastalıkları yok ediyoruz diyerek yüzlerce tohumun kaybolmasına göz yumuyor. Bizler bu arada 88 tür tohumun envanterini çıkarttık. Daha kapsamlı ve uzun süreli kesin bir planımız yok ama gelecekte bu etkinliği tüm Ege bölgesine yaymayı istiyoruz.”

IMG_0558
Bornova bamyası tohumu-Bornova Belediyesi Tohum Takas Şenliği 22 Nisan 2017

Son olarak geçtiğimiz günlerde Bornova Belediyesi tarafından düzenlenen şenlikte konuşan Belediye Başkanı Olgun Atila, yerel tohumları gelecek kuşaklara aktarabilmek için yılda birkaç kez bu şenlikleri düzenlemeye çalışacaklarını açıkladı. Yerel yönetimlerin bu alandaki çabaları küçümsenemez bir öneme sahip. Yeterli mi? Hayır…

Ülkemizin tarım politikasını değiştirmeye yetmiyor tohum takasçılarının çabası; çünkü takas şenlikleri bir amaç değil, tohumu korumak için bir araç. Yerel tohumların ayakta kalabilmesi için tarım politikalarını kökünden değiştirecek siyasal hedefler konması ve topluma bu konuda net mesajlar verilmesi elzem görünüyor.

IMG_0548

Yoksa, yokuz

Homo Sapiens on bin yıl önce buğdayı evcilleştirerek tüm insanlığın geleceğini ve Dünya’nın ekolojik yapısını kökünden değiştirecek bir sıçrama yaptı. Hayvanlardan Tanrılara- Sapiens kitabının yazarı Yuval Noah Harari, Tarım Devrimi olarak adlandırılan bu döneme ilişkin çok iddialı bir hipotez sundu. Harari’ye göre sadece Homo Sapiens buğdayı evcilleştirmemiş, buğday da insanoğlunu evcilleştirmeyi başarmıştı. Kanaatimce, Dünya üzerindeki biyo çeşitliliğe indirilen ilk büyük darbeydi bu. Buğday ve insan merkezli on bin yılın sonunda, insanın insanı ve herşeyi sömürdüğü günümüz dünyasını yarattık. İsa’dan sonra üçüncü bin yılın başında insanoğlu yeni bir yol ayrımına gelmiş bulunuyor. Arkasını hibrit tohuma dayayan yeni dünya düzeninin giderek azalttığı biyo çeşitlilik koşullarında, Sapiens’in varlığını sürdürmesi olanaksız hale gelmiş bulunuyor. Yine de hala bir şansımız olduğunu sanıyorum. Dünyamızı ele geçirmeye hazırlanan bu hibrit egemen toplumu tepetaklak etmek zorundayız.
Yoksa, yokuz!

KAYNAKLAR

1- Cumhuriyet Gazetesi, Yerli Tohumun Satışı Yasak Takası Serbest, 27 Şubat 2011.
2- Zerrin Çelik, Tohum Takas Şenlik ve Etkinliklerinin Değerlendirilmesi, Apelasyon İnternet Dergisi, Mart 2016, Sayı 28.
3- Mustafa Koç, Hibrit Tohum Zehir Saçıyor, Antalya Körfez İnternet Sitesi, 17 Nisan 2016.
4- Nevzat Evrim Önal, Zuhal Okuyan: Tohum sadece çiftçilerin değil hepimizin sorunu, Haber Sol İnternet Sitesi, 15 Aralık 2016.
5- Yuval Noah Harari, Hayvanlardan Tanrılara- Sapiens, Kolektif Kitap Yayınevi, 2016.

Bornova Belediyesi Tarımsal Hizmetler Müdürü Mustafa Yaşar Taşkın’a tohum takası konusunda verdiği bilgiler ve desteği için teşekkür borçluyum. Yardımı olmasaydı bu yazının ortaya çıkması olanaklı olmazdı. 

Günümüz Kaplumbağa Terbiyecilerinin Görev Tanımlarının Yeniden Yapılandırılması Hakkında…

Bir devlet iki kere ikinin beş ettiğine dair bir kanun çıkarmışsa, o devletin mahkemelerine matematikçileri tanık olarak çağırmak gereksizdir”
                                                                            Thomas Huxley

Kıyafetini modası geçmiş bulabilirsiniz, yakışıklı olduğu da şüpheli ama karizması tartışılmaz. Omuzlarında sanki Dünya’nın bütün sorunlarını dert etmişliğin çökkünlüğü var. Solcuların seksenli yıllardaki “yorgun demokrat”lığı yerleşmiş yüzüne. Sisifos gibi kayayı dağın tepesine çıkarmış, ardından kayayla birlikte aşağı yuvarlanmışlığın bedbahtlığı akıyor üzerinden. Sol elinde zorlu bir müzik aleti tutuyor, ney, virtüözlüğün zirvesinde ama çalmaktan usanmış gibi arkasına saklamış. Bu kadim müzik aletini çobanın değneği gibi sallayacak handiyse. Günümüzün unutulmuş bir müzik aleti de sırtına asılı, nakkare… Düzenini kurup çalmaya başlasa, Tatyos Efendi’nin Uşşak makamında “Gamzedeyim deva bulmam/Garibim bir yuva bulmam” şarkısı köçek havası gibi duracak. Ayaklarının altında birkaç kaplumbağa geziniyor, duvar nişine gömülü pencereden sızan güneş ışığına yönelmişler. Adamımız bir kaplumbağa terbiyecisi, Osman Hamdi Bey’in bir asır önce hayallerinden akıp bir tuvale yerleşen Kaplumbağa Terbiyecisi.

Paul Broca 1848 yılı Fransa’sında Hür Düşünceler adı taşıyan bir cemiyet kurmuştu. O günlerde Darwin’in evrim düşüncesine sıcak bakan belki de tek kişiydi. “Ademin yozlaşmış bir oğlu olmaktansa değişim geçirmiş bir maymun olmayı tercih ederim” dediği iddia edilmiştir. Bu benzeri fikirleri yüzünden materyalistlik ve gençlerin ahlakını bozmakla itham ediliyordu. XIX. Yüzyıl ortalarının çok önemli bir antropolog, cerrah ve nöroloğuydu. Beynin anatomisi üzerine yaptığı çalışmalar onu beyin cerrahisinin büyükbabası yapmıştır. Paul Broca bir antropoloji cemiyeti kurmaya kalktığında Fransa’da yer yerinden oynar. İçişleri Bakanlığı’na göre antropoloji, insanlar hakkında engin bilgiler edinmeyi sağlayan bir bilim alanıydı ve “doğal olarak” devletin çok sıkı gözetimi altında olmalıydı. Broca ve on sekiz bilim adamına ilk antropoloji kongresi için izin verilmişti ama “topluma, dine, hükümete karşı” yapılacak konuşmalardan bizzat Broca’nın sorumlu tutulacağı tebliğ edilmişti. Bu şartlar altında Paris Antropoloji Cemiyeti ilk toplantısını 19 Mayıs 1859’da gerçekleştirdi. Nedir, tüm toplantılara bir sivil polisin katılması zorunlu tutulmuştu. Antropoloji kongresini izleyecek görevli polis, ahlak, din ve devletin kutsiyetine mugayir bir konuşma tespit ederse toplantı izni iptal edilecekti. Arkeoloji, mitoloji, fizyoloji, anatomi, tıp, psikoloji, dilbilim, tarih alanlarını içeren toplantılar başlamış, başına ne geldiğini anlamaya çalışan casus polis bir köşede oturmuş başını iki yana sallıyordu. Sonunda “kafayı yediği” sanılan polis memuru dışarıya çıkıp biraz yürüyüş yapmak istemiş ve Broca’ya kendisinin yokluğunda devleti tehdit edebilecek bir konuşma yapılıp yapılmayacağını sormuştu. Broca’nın cevabı bilim tarihine dip not düşecek kıvamdadır:

Hayır, hayır dostum. Dışarı çıkmamalısın. Otur ve kazandığın parayı hak et.”
Paul Broca bir kaplumbağa terbiyecisiydi.

 

Karadeniz’in bir köyünden gelmişlerdi televizyon programına, dağınık bir köy, her evde bir büyük ailenin yaşadığı, iki ev arasının kilometrelerce uzak olduğu bir yayla köyü. Aile büyüğü 55 yaşında bir kadın; oğulları, gelinleri, torunları ile birlikte yaşıyor. Bir gün evinin biraz uzağında ölü bulunuyor. Aile fertleri önce intihar ettiğini sanıyorlar, çok üzülüyorlar, üzülmek az, yıkılıyorlar. İnançlarına göre sonsuza dek cehennem azabı çekecek anneleri. Kısa süre sonra annelerinin intihar etmeyip öldürüldüğü çıkıyor ortaya. Üstelik olasılıkla katil aileden biri ve cinayet sebebi de aile içi bir “yasak aşk” ilişkisi. Nedir, annelerinin intihar etmeyip de öldürülmüş olması aileyi inanılmaz bir sevince gark ediyor. Handiyse zil takıp oynayacaklar. Değil mi ama, anneleri sonsuz cehennem azabından kurtuldu. Günahı ne kadarsa o kadar yanacak, sonuçta sayılı gün çabuk geçer.


Annelerinin katilini bulmak için televizyon programına çıkan Karadenizli aile bir Türkiye fotoğrafı gibi görüntülenebilir. Annelerinin intihar etmeyip öldürüldüğüne sevinen ailenin, annelerinin ölümüne sebep olan aile içi “yasak aşk” ilişkisini, dedikodu ve yalan üreten fasit bir çark olarak algılaması dehşet vericidir. Bu durumu eğitimsizlik, cahillik, kültürsüzlük vb. kavramlar ile açıklamak ve onların siyasi tercihlerini “koyunluk” olarak değerlendirmek, kendini eğitimli sayan bir toplum kesiminin kolaycılığı ve avuntusundan ibarettir.

Bir yandan topluma ayar vermek için dini dogmaları kullanan siyasal İslam, diğer yandan da toplumun sosyal kontrol araçlarının ayarlarıyla oynandığı televizyon dizileri ve internetin marazi insan ilişkileri arasında sıkışıp kalmış 80 milyonluk bir ülkenin cinnete yaklaştığı bir çağ yaşadığımız konusunda hemfikir olduğumuzu sanıyorum. Ülkenin siyasal rejimini, sefaletini, onu bunu geçtim; bireyin dürtü denetiminin yitimi ve bu yitimi telafi edecek sosyal kontrol mekanizmalarının çöküşü başlı başına kültürel bir yıkım anlamına geliyor. Osman Hamdi Bey kaplumbağa terbiyecisini bir metafor olarak kullanırken, Osmanlı aydınının cahil toplumu eğitmekteki çaresizliğini anlatmaya çalıştığı varsayılmıştır. Ülkemiz aydını bir asır sonra aynı çıkmazda tıkanıp kalmıştır.

Kaplumbağaları terbiye etmek mümkün olabilir mi? Eğer terbiye etmekten kaplumbağalara insan davranışlarını, beklentilerini, emirlerini empoze etmek anlıyorsak, nitekim sadece bunu anlıyoruz; ister ney üfleyin isterseniz nakkare dımbırdatın, onların yaşam dinamiklerine dokunmamız mümkün olamayacaktır. Nietzsche’nin sözcüsü Zerdüşt, insanların kendisini duyacak kulakları olmadığını iddia ederken bir çeşit kaplumbağa terbiyeciliğine soyunmuştur. Osman Hamdi Bey’in Kaplumbağa Terbiyecisi elindeki müzik aletini çoban sopası gibi tutup kaplumbağaları izlerken bir ölüm uykusuna yatmıştır. Terbiyecinin daldığı gaflet uykusunda hayatın bütün kuralları kaplumbağaların istekleri doğrultusunda biçimlenmiştir. Kim mi yapmış, nasıl mı olmuş? Zor soru; büyük resmi detaylarıyla görebileceğiniz bir cevap bulmak için biraz çalışmak gerekiyor. Platon’dan başlamalı, İbni Haldun’u hıfz edip Kant’ı yalayıp yutmalı, Marks, Engels, Lenin, Troçki’yi belleyip Herbert Marcuse, Adorno, Althusser’i devirmeli. Semavi olan ve olmayan dinlerin kadim belgelerini “alıcı gözle” incelemeli. Yeter mi, yok canım, ne gezer; Homeros’un İlyada’sı, Binbir Gece Masalları, Boccacio’nun Decameron’u, Cervantes, Dostoyevski, Tolstoy, Puşkin, Şolohov, Victor Hugo, Gorki, Goethe, Yorgo Seferis, Yaşar Kemal, Sebahattin Ali, Yusuf Atılgan… Eh, insan ırkının niye kaplumbağa kültürü ile yaşamak zorunda kaldığını anlamaya hazır sayılırız.

Yaşadığımız düzen insanlara değil, kaplumbağalara göre biçilmiştir. Kanaatimce, günümüzde kaplumbağa terbiyecilerinin görev tanımı büyük bir değişime ihtiyaç göstermektedir. Bu değişimin önceliği kaplumbağaları eğitmek değil, kaplumbağalar için kurulan bu ucubik sistemi ters kepçe etmek ve kökünden söküp atmaktır. Ardından sınırları ve sınıfları olmayan, insanoğlu ile kaplumbağaların birbirini terbiye etmek zorunda kalmayacakları bir dünya kurmaya çalışmak, kaplumbağa terbiyecilerinin yeni görev tanımı olmalıdır. Unutmadan söylemeliyim, yazımın burasına kadar okuduysanız, hiç şüphesiz siz de benim gibi bir kaplumbağa terbiyecisisiniz.

Bütün bu yazıma hedef olmuş dört ayaklı sevimli kaplumbağa dostlarımı tenzih ediyorum, onlar benim canlarım…

KAYNAKLAR
1- Carl Sagan, Broca’nın Beyni, Say Yayınları, 2016.
2- Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Cem Yayınevi, 1999. (Çeviren: Turan Oflazoğlu)

İzmir’in Sandıkları

Doğruya doğru, İzmir’in kızları yazısı yazmayı tercih ederdim. “Gâvur” unvanı taşıyan bir kentin kadınları üzerine yazmak, İzmir’in kızları üzerine üretilen bazı şehir efsanelerinin yerindeliğini tartışmak keyifli olurdu. Belki ileride, bugün ise konumuz seçimler ve sandıklar, buyurun başlıyoruz.

Uvertür: Victor D’Hondt

Matematikçi Victor D’Hondt tarafından geliştirilmiş ve 1965 yılı seçimleri haricinde ülkemizde kullanılan Nispi Seçim Sistemi, en fazla oy alan partiyi korur ve kollar, statükoyu sağlama alır. Üstüne yüzde on barajını da eklerseniz siyasi parti seçimlerinin toplumun temayüllerini, iradesini yansıtmadığını kolayca görebilirsiniz. Yani yüzde on barajlı ve nispi seçime dayalı bir sandık demokrasisi açıkça fasaryadır. Nedir, referandumlar iktidar partilerinin çok da bayıldığı bir seçim türü değildir. Bir evet oyu var bir de hayır. O ilden milletvekili çıkaramayan partilere verilen oyların boşa gitmesi, barajı geçemeyen partinin tüm seçmenlerinin yok hükmünde sayılması gibi iktidarı besleyen katakulliler olamayacak. Verilen her oy, bilaistisna seçmen iradesine yansıyacak.

Peki ya seçim kediliyse

2013 yılı “Gezi süreci” boyunca yüzlerce açık hava forumu gerçekleştirildi. Bu forumlarda sayısı muhtemelen binlerle ifade edilebilecek kadar çok sayı ve çeşitlilikte ülke sorunu masaya yatırıldı. Tartışılan sorunlardan birisi de bazen Stalin’e bazen de Lenin’e atfedilen “oyları kimin verdiği değil kimin saydığı önemlidir” veciz sözü ile somutlaşan ve daha sonra “trafoya kedi girdi” ile pekişen oy sayım sürecinin şaibeleri oldu. Her seçim döneminde yakılmış, bir yerlere tıkıştırılmış oy çuvallarının ortaya çıkması, bazı sandık kurullarında kimisi kanıtlanmış usulsüzlükler ve sayım esnasında büyük çaplı elektrik kesintileri toplumun seçime ve sandığa olan güvenini tüketiyordu. Üstüne üstlük Yüksek Seçim Kurulu tarafından kullanılan SEÇSİS yazılımı hakkında üretilen şehir efsaneleri toplumda bir Frankenstein Kompleksi yaratmıştı.

Oy ve Ötesi (OvÖ)

Oy verme, sayma ve tutanakların birleştirilmesi süreçlerine olan güvensizliğe yönelik olarak Gezi forumlarında şekillenen bir mikro projenin uygulamaya konması için kurulan dernek, ülkemizin sivil toplum örgütleri tarihinin en büyük hareketlerinden birini ateşledi. Başarının sırrı basit, etkili ve zamanlamasının mükemmel oluşunda yatıyordu. Gönüllülerin ülke düzeyinde Oy ve Ötesi (OvÖ) çatısı altında organize olduğu hareket, tarafsız duruşu ve Gezi kadrolarının desteği ile çok hızlı gelişti.  En önemlisi de iyi eğitimli, genç, kamu veya özel sektörde iyi yetişmiş profesyonellerden oluşan dinamik bir kadro tarafından yönetilmesiydi. Toplumun çok önemli bir kesiminin gözünde Oy ve Ötesi bir dernekten çok öte bir oluşum halini aldı. OvÖ, Gezi’nin ruhunu kavramıştı. Cumhurbaşkanlığı seçiminde ısınma hareketlerini tamamlayan OvÖ hareketi, 2015 yılında iki genel seçimi göğüsledi. Oy ve Ötesi oy verme sürecini ve sayımını siyasi partilerden edindiği ve gönüllülere dağıttığı müşahit kartları vasıtası ile denetleme, sandık birleştirme tutanaklarını da T3 adı verilen bilgisayar yazılımı ile teyit etmeyi hedeflemişti. 2015 seçimlerinde dokunabildiği oy oranı göz önüne alınırsa, devasa siyasi partilerin onlarca yıllık birikim ve deneyiminden daha iyi bir performans ortaya konabileceğini kanıtlamıştı.

Oy ve Ötesi çatırdıyor

Oy ve Ötesi hareketinin bir yerleri rahatsız etmesi kaçınılmazdı. Siyasi partilere karşı eşit mesafede duruşu, iktidar partisi oylarına da sahip çıkma konusundaki etik ve samimi görüntüsü “birilerinin” canını sıkmıştı. 1 Kasım seçimlerine bir hafta kala Yeni Akit yazarlarından biri gazetedeki köşesine taşıdı Oy ve Ötesi’ni:

“Ak Parti düşmanlığı ekseninde kurulan bir dernek oldukları.”

“Yaptıkları hesap şu:

Biz tarafsızız diyerek işkembeden sallayarak..”

“Diğer partilerin temsilcileri ile birlik olup..

Ak Parti’yi çiğ çiğ yiyecekler…”

“Hepsinin toplanıp, cezaevine tıkılmaları…

Seçimin güvenliği için…

Şarttır!”

1 Kasım seçimlerinin sonucu, sindirilmesi güç demir leblebi gibiydi. Malum sonuç, muhalif seçmenler için tam bir hayal kırıklığı oldu. Nedir, asıl düş kırıklığı Oy ve Ötesi cenahında yaşanıyordu. Oy ve Ötesi yönetimi, kendi tespit ettikleri sonuçların YSK sonuçları ile karşılaştırmasından anlamlı bir fark çıkmadığını açıkladı. Bu açıklama, amacı bu olmasa da, hem Oy ve Ötesi gönüllüleri hem de süreci izleyenler için AKP’nin aklanması olarak algılandı. Örgüt içi tartışmalar “satılmış” suçlamalarına kadar vardı.  Tüm zorluklara rağmen Oy ve Ötesi tabanında “sandık ve ötesi”  kıpırtısı başladı, 16 Temmuz sabahına kadar. Sonrası sessizlik…

2016 zorlu bir yıldı. 15 Temmuz ve ötesi, KHK’lar ve berisi arasında “korku” yaşamın tüm alanlarına egemen oldu. Yeni Akit yazarının salladığı sopa etkisini göstermişti. Oy ve Ötesi’nin dernek yönetimi referanduma haftalar kala 16 Nisan seçimlerinde sahada olmayacağını açıkladı. Havluyu atmıştı OvÖ.

Aşağıdaki paragrafı okumanız ihtiyaridir. Bu yazıyı sınırlı bir zamanda okuyorsanız bir sonraki paragrafa atlayabilirsiniz. Ama büyük resmi de görmek isterim diyorsanız okumayı ihmal etmeyin…

 

5 bölü 5 = 1’den küçük de olabilir, büyük de

Bölme işleminin matematiğin ilgi alanına girmesine bakmayın, siyaset bilimine nüfus eden bölme işlemi matematik kurallarını ters kepçe eder. Özellikle sol siyasetin şemsiyesi altındaki örgütlenmeler tek kişi kalıncaya kadar bölünür, o da yetmez ise kişilik bölünmesi ile yolculuğuna devam eder. Sol yapıları dışarıdan seyredenler çok “ah vah” ederler bu bölünmelere. Oysa solun bölünmesi sahiden de fıtratındandır. Gerçekte, biat kültürüne tabi olmayan her sol örgütlenme bölünerek büyür… Sol jargonun deyişiyle kimisi tarihin çöplüğünü boylar, gerisi yoluna devam eder. Ülkemizde solun bölünmesindeki maraz; bölünenlerin ittifak, diyalog, iletişim kültürlerinin yokluğundan gelir. Solun bölündükçe küçülmesindeki sebep, hücrelerimize kadar sinmiş cihat kültürüdür. Bu kültür, gerçeğin tek olduğu, kendisinin mükemmele ulaştığı, diğerlerinin ise yola getirilmesi veya yok edilmesi gereken sapkınlar olduğu üzerine kuruludur.  Bu anlayış, beşin beşe bölündüğünde sonucun 1’den küçük çıkmasına sebep olur.

 

İzmir’in Sandıkları

Oy ve Ötesi yönetiminin “sayım suyum yok” diyerek sahneden çekilmesiyle bütün hareketin söneceğini sananlar varsa, onlara söyleyecek çok sözüm var ama kısaca “diyalektik” desem yeter sanırım. Oy verme sürecinin, sayımının, tutanakların ve sayım sonuçlarının SEÇSİS ortamına aktarılmasında türlü çeşitte manipülasyon yapılacağı konusunda toplumun kaygılarında zerre azalma olmamıştı. Peki ya OvÖ gönüllüleri, önceki seçimlerde deneyim kazanmış, sandık/bina/ilçe/il yöneticiliği yapmış binlerce gönüllü yetişmişti. Bunca yetişmiş ve nitelikli insanın referandumu televizyondan izlemesi beklenemezdi. Oy ve Ötesi’nin çatısı çökünce gönüllüler yıkıntının altında kalmamayı başardılar. Bölündüler, çözülmediler, şaşılacak bir hızla organize oldular. İzmir’in Sandıkları bu koşullar altında doğdu ve hızla büyüyor.

Kendilerine İzmir’in Sandıkları adını vermişler, zekice. İzmir’in kızları, kavakları, gevreği, boyozu ve çiğdeminde sonra sandıkları da oldu. Gönüllülerin birçoğu Oy ve Ötesi çalışmalarından dolayı deneyimli. “Enkaz devraldık” demedikleri gibi kimseyi suçlamıyorlar. Oy ve Ötesi’nde olduğu gibi siyasal olarak taraf değiller. OvÖ ile aralarında hemen hemen tek fark var: Yerel olmaları, İzmir markası taşıyor olmaları. Basit gibi görünen bu fark başka bir yazımın konusu olacak. Şimdilik şunu söylemekle yetineceğim:  İzmir’in Sandıkları hareketi, böylesi oluşumların yerel olarak harekete geçmesinin önemini bize öğretecektir kanaati taşıyorum.

Hayır ve Ötesi

Oy ve Ötesi çöktü ve bölündü, İzmir’de ortaya İzmir’in Sandıkları çıktı. Peki ya gerisi? Haklarında yeterli bilgiye sahip olamasam da başka vilayetlerde farklı yerel oluşumlar olduğunu biliyorum. Ama hepsi bu değil, Oy ve Ötesi’nin ulusal düzeydeki örgütlenme misyonunu üstlenen Hayır ve Ötesi, İzmir’in Sandıkları’na benzer bir refleksle kısa bir süre önce ortaya çıktı. Yerel değiller ancak Oy ve Ötesi’nin katı merkezi örgütlenmesinin sakıncalarından önemli dersler çıkarmış görünüyorlar. Çalışma prensipleri OvÖ ve İzmir’in Sandıkları’ndan çok da farklı değil. Ama aralarında devasa bir fark görünüyor: Hayır ve Ötesi bu referandum sürecinde Hayır’dan yana tarafız diyerek ortaya çıktı. Aynı İzmir’in Sandıkları’nda olduğu gibi Hayır ve Ötesi hareketi de deneyimli gönüllülerinin çabasıyla büyüyor, gelişiyor.

Neticeten:

 “Ne yapılsa hikâye, SEÇSİS yazılımı değişmedikçe hile hurda eksik olmaz” homurtularının çok sayıda olduğunu biliyoruz, belki siz de onlardan birisiniz. Belki de haklısınız. Ama şimdi bir an düşünün, 17 Nisan günü işlerine, okullarına dönecek olan İzmir’in Sandıkları veya Hayır ve Ötesi gönüllüleri bu deneyimi unutmayacaklar, yüklendikleri bu sorumluluğu başka alanlarda taşımayı sürdürecekler; onlar adil, eşit, özgür ve “şiirli” bir dünyanın özlemini taşıyan, gururlu, bilgili, cesur kadın ve erkekler. Onlar gezi direnişinin ruhunu ve ortak aklını miras olarak taşıyan öncüler. Aklım ve gönlüm onlarla birlikte; ya sizin…

 

Sosyal Medyadan Bir Tutam

İyiler erken ölüyor

Yıllar önce evlerinin korkuluğu olmayan balkonundan düşüp ölen üç yaşındaki kızı için “Allah onu bizden daha çok seviyormuş” diyen babaya çatmamak için kendimi zor tutmuştum. Tayfun Talipoğlu’nun zamansız ve çok üzücü ölümünden sonra sosyal medyada gezinen “iyiler erken ölüyor” sözünün yukarıdakinden hiçbir farkı yok. Cehennemde ateşe kömür küreyeceğinden şüphem olmayan ve genç yaşta ölen çok kişi tanıdım. Eminim Muazzez İlmiye Çığ fena halde bozuluyordur bu sözlere.

Timsaha tecavüz etti
İddiaya göre İstanbul’da bir hayvanat bahçesi görevlisi timsaha tecavüz etmiş. Tecavüzcü yakalanmış ve iyi halden serbest bırakılmış. Bu haber sosyal medyada ciddi ciddi paylaşılıyor ve altına akıllara zarar yorumlar yapılıyor. Tecavüzcünün idamını isteyenden tutun timsahla evlendirilmesini isteyenlere kadar her çeşidi var. Hayvan severler feryat figan ediyorlar. Yorumlar içinde bazılarını kız/erkek arkadaşınızın yanında yüksek sesle yüzünüz kızarmadan okuyamazsınız. Gelelim haberin doğruluğuna. Haberin kaynağı “KİRPİ” isimli bir internet sayfası. Sitenin ana sayfasında şu uyarı yer alıyor.

Sitede yer alan haberlerin hepsi, kişilik bölünmesi yaşayan, şizofren bir yazarın kafasında yarattığı hayali olaylardır. O yüzden bu haberlere inanabilirsiniz ama ciddiye alıp dava açan dombilidir.”

Biraz da dilbilgisi
İlkokul öğretmenlerimin hepsi yumuşak başlı kişilerdi. Ama sosyal medyada neredeyse her gün gördüğüm gibi “grup” sözcüğü ile “gurup” sözcüğünü birbirine karıştırsak zıvanadan çıkarlardı.

Grup:
1- Küme.
2- Ortak özellikleri olan varlıklar, nesneler bütünü.
3- Görüşleri, çıkarları bir olan kimseler bütünü, ekip.

Gurup:
1- Ay, güneş, yıldız vb. gök cisimlerinin ufkun altına inmesi.
2- Güneşin batması, batış.

Seninle Beş Dakika

Aman ha, yanlış anlamayın, “seninle bir dakika” aşkının uzatmalı versiyonu değil bu yazım. Sosyal medya çağının bilgisi ve duygusu kirli, ne yapsanız, ne söyleseniz aşna fişneye yorulan dünyasında aşk üzerine yazmama kararlılığım sürüyor.

5 dakkada Beşiktaş…

Türk Tabipleri Birliği bir zamandır çan çalıyor. Sağlık Bakanlığı’nın telefonla ve internet üzerinden kurduğu randevu sistemi ile “hastaya ayrılan süre beş dakikaya indi” demekten helak oldu koca örgüt. Araya 14 Mart Tıp Bayramı girdi, fırsat bu fırsat diyen tabip odaları ve  “sağlık hizmeti hastayı iyi muayene ve tedaviden ibaret değildir” diyen hekimler konuyu sosyal medyada çıtlattılar. Nedir, mesele sanki hekimlerin ve hekim örgütlerinin sorunu. Hekimler kendi çalıp kendi oynuyor. Sosyal medyada varsa yoksa referandum, sonuç hayır çıksa, sanmayın ki altı dakika, yine beş dakika… Hal böyle olunca, hekimlikte otuz üç yılı devirmiş, eli kalem tutan, güngörmüş bir yurttaş olarak bu konuda yazmaya karar verdim. Bir hekimin o beş dakikaya neleri sığdırması gerektiğini herkes bilirse belki yer yerinden oynar, ne hayal ama.

Ceviz kabuğuna sığan halımız var…

Binbir Gece Masalları’nda hükümdarlar kızlarını verecekleri damat adaylarından masallara özgü isteklerde bulunurlar. Mesela tüm sarayı kaplayacak büyüklükte ama dürdüğünüz zaman cevizin içine sığabilecek bir halı isterler. Masal işte, ister mi ister. Yurdumun hekimlerinin hali padişahın kızını isteyen damat adayları gibi oldu. Bu halı bu cevize sığacak…

Hasta kapıdan içeri girer…

Dur girme, girdi bile. Daha gözlüğün camı silinecekti. Hastanın kapıdan girmesiyle başlıyor hekimin muayenesi. Yürüyüşü, yüz ifadesi, vücut dili, giyimi, sakal tıraşı, makyajı; tümünden çıkartılacak anlamlar var, her biri teşhis ve tedavide eşsiz ipuçları veriyor. Neyse, muayene odası o kadar küçük ki gözlüğün camını silmeden de görüyor tüm ayrıntıları. Hekim hastaya oturması için yer gösterecek. Ayakta olmaz mı, olmaz. Ayaktaki hastaya “şikâyetin ne” diye sorulmaz.

Hasta gösterilen yere oturur…

Hastaya “hoş geldiniz denir. Nedir, hekim hastadan bir kuşak veya daha fazla büyükse (25+ yıl) sen denebilir. Hasta, geldiği yörenin kültürel özellikleri nedeniyle hekime “sen” diye hitap ediyorsa hekim de “sen” diyebilir. Bunun dışındaki tüm koşullarda hekim “siz” diye hitap eder.

Çapraz sorgu…

Kimlik ve yaş bilgisinden sonra hastanın yaşadığı bölge/şehir/mahalle sorulur. Hastanın geldiği çevre ile hastalık arasında önemli ilişkiler olabilir. Meslek mutlaka sorulur, hatta bazı durumlarda mesleği hangi koşullarda yaptığı da sorgulanır. Hastanın mesleği ve çalışma şartlarının fiziksel koşulları ile hastalık arasında atlanmaması gereken ilişkiler olabilir.

Ben seni özgeçmişinle seviyorum…

Hastanın özgeçmişi dikkatle sorgulanır. Geçirdiği hastalıklar, operasyonlar, bu hastalıkların hala  devam edip etmediği, halen hangi ilaçları ve tedavileri uyguladığı öğrenilir, not alınır; yanında getirdiyse eski rapor/film/reçeteler incelenir. Niye mi, anlatacağı şikâyetleri ile geçmişteki hastalıkları arasında ilişki bulunabilir, yapılacak tedavi ile halen uygulanan ilaç vb. uygulamalar kafa kafaya toslaşabilir. Şakası bile kötü, ilaçların kendi aralarındaki geçimsizlikler ölümcül sonuçlara yol açabilir. İlaçlar birbirinin etkisini arttırabilir, azaltabilir veya ciddi, istenmedik sorunlara yol açabilir. Ya alerji, soruşturmazsanız adama/kadına sorarlar, “o diplomayı bakkaldan mı aldın” diye. Hastanın ilaç veya kimyasal, biyolojik, fiziksel ajanlara karşı olan alerjik özellikleri bilinecek, nokta.

Anasına, babasına, halasına, amcasına, teyzesine bak kızını/oğlunu öyle al…

İnanın, hekimler kimsenin anasını,  atasını, kardaşını öğrenme meraklısı değildir. Ama mecbur, hastasının soy geçmişini didik didik sorgulamayan hekimler için cehennemde özel bir kazan olduğu rivayet olunuyor. 40 yaşındaki hastanın babası 38 yaşında kalp krizinden ölmüş. Ver grip ilacını, sabah yatakta mor…

Hala mı çıkmadı bu hasta…?

Dışarıda bekleyen 40 hasta nedeniyle hekim hastasına kestirmeden sorma gafletinde bulunuyor.

“Alkol, sigara?”

“Çok mersi doktor bey, bekleyen hastanız çok, şimdi almayayım.”

Demek ki neymiş, hekim hastasının keyif verici,  uyuşturucu, bağımlılık yapması mümkün alışkanlıklarını dikkatle sorup soruşturacakmış.

Evde beslediğiniz tarantulanın çiftleşme dönemi ne zamandı..?

Sorup soruşturulacak konuların hepsinin bu kadar olduğunu sanıyorsunuz değil mi, nitekim yanılıyorsunuz. Hastanın durumuna göre değişmek üzere sorulacak daha on yüz milyon soru var. Hangi fizik koşullarda kimlerle yaşadığı, evde evcil hayvan besleyip beslemediği, yaptığı seyahatler ve seyahatin yeri… Daha sırada mahrem sorular var; şüpheli cinsel ilişki ve cinsel tercihler, cinsel ilişki sıklığı, sık partner değiştirme, ilişki sırasında yaşanan sorunlar, son adet tarihi, adet sıklığı/süresi, doğum, kürtaj, düşük vb. bazı soruların yanıtlarına hekim ihtiyaç duyabilir, duyar.

Her yanım çımgışıyo doktur hanım…

Dikkatinizi çekerim, hekimimiz henüz hastanın niye geldiğini sormadı. Ayrıyeten, hekim o ana kadar hastanın kendisine verdiği bütün bu bilgilerin tümünün yalan, hayal, kurmaca olabileceğini de göz önüne almak zorunda. Aha, hekim şimdi hastanın şikâyetini soracak. Hasta muayenesinin bu aşaması hekimin eğitim ve deneyimini ustaca kullanmasını gerektirir. Sorular hastanın kendini açıkça ifade edebileceği tarzda, hastanın eğitim ve kültürel özellikleri göz önüne alınarak yöneltilir. Örneğin “yargınım ağrıyor” diyen bir hastaya ağrıyan yerini eliyle göstermesi istenebilir.

İki tak tak bir şak şak…

Hastanın muayene masasına çıkartılma faslını çok uzatmayacağım. Uzatmama sebebim yapılması gerekenlerin azlığından değil, hastaya göre büyük çeşitlilik göstermesinden kaynaklanıyor. Sağlık kurumuna gelen kişi bir hastalık veya organ değil, yardıma gereksinimi olan, fiyakalı deyimiyle biyo/psiko/sosyal bir varlıktır. Bu nedenle hekim hastasına özgü muayeneleri yapmadan önce, genel olarak vücut sistemleri hakkında bilgi edineceği bir fizik muayene yapar. Ağız, boğaz ve boynun elle ve gözle muayenesi, akciğer ve kalbin dinlenmesi, karnın elle palpe edilmesi, tansiyon, nabız ve vücut ısısının ölçülmesi her hastada yapılması gereken standart uygulamalardır. Boğazı ağrıyan hastanın karaciğer ve dalağına bakmadan veya soğuk algınlığı şikâyeti ile gelen hastanın tansiyonunu ölçmeden ilaç yazmanın sonuçlarını bilmeyin daha iyi.

Ölürse yer beğensin, ölmezse el beğensin…

Hastanın sistemik ve hastalığa özgü muayenesinin bitiminden sonraki aşama reçete yazma ve bilgilendirme sürecidir. Hekim hastalıkla ilgili kanaatini anlaşılır bir dille açıklar. Tam bir tanıya ulaşamadıysa bunun sebeplerini ve istediği tetkikleri veya farklı uzmanlık alanındaki hekimlerden konsültasyon taleplerini anlatır. İstediği tetkik, laboratuvar ve konsültasyon sonuçları gelinceye kadar olan sürede izlenecek yol haritasını çizer. Hekim bir tanı koymuşsa tedavi için önerilerini açıklar. İlaçları kullanırken dikkat edilecek hususlar, hastanın yaşam biçimindeki değişiklik gereksinimi oldubittiye getirmeden tek tek açıklanarak anlatılır. Hekim, bu anlatım sırasında hastanın ve/veya hasta yakınlarının eğitim durumlarını ve tedaviye uyumluluk düzeyini göz önüne alır.

Suriyelilere de mi bakıyorlarmış…?

Eminim çoğunuz abarttığımı hatta tümden hayali bir senaryo yazdığımı düşünüyorsunuz, hatta bazı okurlarım “yok artık” diyerek yazıyı okumayı bırakmış olabilirler. Oysa sizi temin ederim ki çok eksiği var bu yazımın. Örneğin kişinin ölümcül ve tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalanması durumunda hastanın ve yakınlarının bilgilendirilmesi, hastanın refakatçileri/yakınları ile ilişkiler de o beş dakikanın içine sığmalıdır. Bitmedi, tutuklu ve hükümlü hastalar, istismara, tecavüze, şiddete veya işkenceye uğramış kişiler, psikiyatrik hastalar, mülteciler, diğer hastaların tepki gösterdiği Suriyeliler, toplum sağlığını ilgilendiren bulaşıcı hastalığı olanlar, sokakta yaşayanlar gibi özel durumlarda bütün bu yazdıklarımdan çok daha fazlası gerekecektir. Bazı durumlarda hekim idari, tıbbi ve sosyal servislerle ilişki kurmak, bu kurumları koordine etmek durumundadır. Yine eminim ki, bazı hekim dostlarım bu yazdıklarım içinde de pek çok eksik bulacaklar, hekimin o beş dakikalık süre içinde yapması gereken daha birçok tıbbi veya tıbbi olmayan görevlerini hatırlatacaklardır.

Parayı verene üflemeli çalgılar orkestrası…

Bir ülkenin sağlık sistemi “parayı verene üflemeli çalgılar orkestrası” mantığı ile işletiliyorsa tüm hastalar para getiren birer müşteridir. Bu tip bir sağlık sisteminde öncelik, az para getirenle çok para getiren hastaları birbirinden ayıracak tedbirlerin alınmasıdır. Hastaya ayrılan süre maliyete ilişkin bir çıktıdır. Hekimler muayene süresinin azalmasıyla daha çok tetkik istemek zorunda kalır, daha çok tetkik daha çok para kazandırır. Hekimler ve hastalar bu fasit filmin birer oyuncularıdırlar. Büyük resmi iyi okuduğunuzda hekim ve hastanın aynı süt kazanına düşmüş birer kurbağa oldukları kolayca anlaşılır. Hekimler giderek küçülen tavuk kümesi kadar ve havalandırması, aydınlanması olmayan odalarda daha fazla hasta bakmaya zorlanır. Parası yeterli olmadığı için iyi hizmet alamayan hastaların öfkesi de hekime yönelir.

Sevişmek bir dakika…

Palavra… Sevmek bir ömür, sevişmek bir dakika olacakmış. İyi bir psikiyatrist önereceğim, neymiş öyle bir dakika…

 

Dünya Pi Günü

Bugün 14 Mart Dünya Pi Günü. Üçüncü ayın on dördünde 3-1-4 sayıları yan yana geldiği için Pi Günü seçilmiş 14 Mart. Pi sayısını her ne kadar 3.14 olarak bilsek de gerçek değeri 3,141592653589793238462643383 şeklinde olup devam etmektedir. Fabrice Bellard, 2010 yılında Chudnovsky algoritması kullanarak sayının ilk 2.699.999.990.000 basamağını bulmuştur.

Her ne hikmetse bugün bir de Tıp Bayramı; insan ve toplum sağlığının esamisinin okunmadığı ülkemizin bir de Tıp Bayramı bulunuyor. Sağlık hizmetlerinin insan yaşamı üzerine kurulmadığı, insan sağlığının para/güç/iktidar üçlemesine peşkeş çekildiği ülkemizin bir hekimi olarak bu bayramı kutlamayı reddediyorum. Yaşadığımız gündemi doğru düzgün izleyebilenlerin akıl ve ruh sağlığını koruyabilmesinin giderek zorlaştığı, parayı verene “üflemeli çalgılar orkestrası”, yoksullara ücretsiz cenaze hizmeti sunulan bu koşullarda bayram/seyran kutlayacak gönlümüz/aklımız/fikrimiz kalmadı. Hekimler ve hizmet sundukları hastaları içinde halinden memnun olanlar varsa, bayramı da varsın onlar kutlasın.

HEPİMİZİN DÜNYA Pİ GÜNÜ KUTLU OLSUN.

Robotik Teknoloji ve Kadınlar Üzerine Occam’lı Bir Yazı

Antropoloji adında bir sosyal bilim disiplininin ortaya çıkmasında ve gelişmesinde en önemli etken, kölelerin niye köle olduklarını ve köle olmak zorunda olduklarını kanıtlama gayretidir. Aydınlanma Çağı ve Fransız İhtilali’nin insan odaklı argümanları, semavi dinlerin tüm insanların eşitliği ve kardeşliği iddiaları, 19. Yüzyıla gelindiğinde köle tüccarlarını zora sokmuştu. Birilerinin beyaz, sarı ve siyah adamları ölçüp biçmesi ve zencilerin beyaz adama ait insan ölçütlerinin dışında olduğunu ortaya çıkarması gerekiyordu. Nitekim ilk antropologlar, üniversitelerin kelli felli bilim adamları insanların kafatasını ölçüp biçtiler ve beyaz adamın akıllı, sarıların idare eder ve siyahların “köle olması gereken yaratıklar” olduğunu “bilimsel olarak kanıtladılar.” Üniversitelerin özerkliği konusu da tam olarak bu yüzden önemlidir. Ama ne denli çırpınsak, ağlaşsak üniversitelerin bilimsel araştırma için ayrılan fonları, küresel üretim ilişkilerinin sömürgen ağları tarafından yönetilmektedir. Örneğin kanser tedavisi için ayrılan fonların yarısını kanser aşısı için kullanabilmiş olsaydık bu ölümcül hastalığın kökünü kazıyalı çok olmuştu. Görünen odur ki, robotik teknolojilerin gelişimi konusunda da sistematik bir uyuşukluk söz konusudur.  Neden?

Kullandığımız yüksek teknoloji ürünlerinin nasıl bir ideolojik süzgeçten geçerek elimize ulaştığını kavramak pek kolay olmayabilir. Geleceğin teknolojisi konusunda en çok kafa yormuş bilim kurgu yazarlarından Isaac Asimov, devasa başyapıtı Vakıf serisinde ışık hızıyla duvara toslamıştır. Binlerce yıl sonrasına ait geleceğin dünyasında, insanlar galaksi içinde yıldız gemilerine otostop yapar hale gelmişken, aynı gezegen içinde hantal “televizörler” ile iletişim sağlamaktadırlar. 20 bin yıl sonrasının tarih profesörü Pelorat’ın çıkacağı uzun uzay yolculuğu için yanına aldığı kitapların her biri kaset şeklindedir ve onları okumak için ayrıca bir okuyucuya ihtiyacı vardır. Hâlbuki şimdi bile 10 inçlik bir tablete 50- 100 bin kitap yüklemek mümkün olabiliyor. Buna karşılık Isaac Asimov’un robotlar için öngördüğü teknolojiye ulaşmamız için 40 fırın ekmek yememiz bile yeterli olacağa benzemiyor. O halde şu soruya cevap bulmamız gerekiyor. Isaac Asimov’un futuristik miyopisinin sebebi nedir? Öyle anlaşılıyor ki Asimov, teknolojik gelişimi belirleyen, insan toplumlarının ve bilimsel gelişmenin tercihlerini yöneten “görünmeyen eli” hesaba katmamıştır.

Robot deyince aklımıza sekiz kollu iş makinaları değil insan görünümlü, biyomekanik, üstün teknoloji ürünü bilgisayarlar geliyor. Beyin ameliyatı yapacak bir robot cerrahın yürümek için ayaklara ihtiyacı olmadığı gibi Brad Pit ya da Shakira’ya benzemesi gerekmiyor. İnsan benzeri robotların ev temizliği, ütü, bulaşık, çamaşır yıkama, yemek yapma, yatalak hasta ve çocuk bakma işlerini üstlenmesi yani mükemmel bir ev kadını gibi hizmet vermesi bekleniyor. Hele bir de konuşabilecek, dert dinleyecek, duyguları anlayacak, üstüne üstlük seks partnerliği yapacak olursa halk deyişiyle “bundan iyisi Şam’da kayısı” olacaktır. Japonya robotik teknoloji konusunda çok çalışıyor, gayretli ve azimlidir Japonlar. Nedir, bilgisayar, biyomekanik, sensör teknolojilerinin geldiği aşamaya rağmen evimize bir robot almaya çok uzakta görünüyoruz. Neden?

Geçtiğimiz günlerde Avrupa Parlamentosu’nun Kadın Erkek Eşitliği Komisyonu’nda konuşan Polonyalı Korwin-Mikke,”Elbette ki kadınlar erkeklerden daha az kazanmalı. Çünkü onlar, daha zayıf, daha küçük, daha az zeki ve daha az kazanmalı.” diyerek Avrupalı kadınları oldukça kızdırdı. Ancak kadınların öfkesi “Avrupa’da bile” bu benzeri cinsiyetçi görüşlerin yaygın olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

10 bin yıl önce, Tarım Devrimi ile yerleşik yaşama geçmeye başlayan Homo Sapiens, kadınla erkek arasındaki farkları erkeğin üstünlüğü şeklinde yorumlayan bir sosyal düzeneğe boyun eğmiştir. Oysa bal gibi biliyoruz, bazı işleyiş farkları olmakla beraber kadın ve erkeğin zekâları arasında üstünlük ilişkisi yoktur. Erkeğin fiziksel gücüne karşın kadın erkekten çok daha dayanıklıdır. Nasılı masılı yok, uzun süren fiziksel ve duygusal travmaya karşı kadınlar çok daha mukavimdir. Erkeğin altı ayda tepetaklak olacağı baskı ortamlarında kadın hayatta kalmayı başarabildiği gibi erkeklerin de ayakta kalmasını sağlar. Kriz ve çatışma çözme gerektiren koşullarda erkekler Büyük İskender’in Gordiyon düğümünü kılıçla çözdüğü gibi davranırken, kadınlar iletişim, dayanışma, stratejik davranma, gerekirse entrika çevirme dâhil her türlü yöntemi başarıyla uygulayabilirler. Nedir, Tarım Devrimi ile gelişen mülkiyet ilişkisi, Homo Sapiens’in eril bir kültürel, sosyal doku oluşturmasına sebep olmuştur. Bu iddialarımın Occam’ın Usturası’ndan çıkmış gibi göründüğünü düşünebilirsiniz. Eh, belki.

1950’li yıllarda başlayan bilgisayar teknolojisinin gelişimi, yaşamımızı kökten değiştiren mobil teknolojilerin ceplerimize kadar girmesini sağladı. 1987 yılında başına oturduğum 10 megabayt ana bellek taşıyan ilk bilgisayarımdan 30 yıl sonra, taşıdığım cep telefonu bulut programları sayesinde 100 bin kat daha fazla veri taşıyor. Eee, öyleyse niye hala robotumuz yok? Nasreddin Hoca’nın fıkrası gibiyiz; un, şeker, yağ var, niye helva yapıp yemiyoruz. Şimdi sıkı durun, 14. yüzyılın ünlü mantıkçısı Occam’ı mezarından zıplatacak bir iddiada bulunacağım. 10 bin yıl önce tarım devrimi ile toprağın, bitkilerin, hayvanların, denizlerin, dağların, nehirlerin, ülkelerin, binaların, yaptığımız araç ve makinaların mülkiyetine sahip olduk, sahip olduklarımızı elde tutabilmek için eril, hiyerarşik bir dünya düzenine sımsıkı sarıldık. Planetimizin bu düzenlenişinde kadının yeri ev, mutfak, tarla, erkeğin dizinin dibi, yatağı ve yazdığı şiirler oldu. Karar mekanizmaları üzerinde etkin bir kadın kültürünün gelişmesi asla söz konusu olmadı/olamazdı. Kadınların eril iktidar aygıtlarını kullanmak kaydıyla yönetimde yer edinip, söz sahibi olabileceği bir dünya kurmuştu Homo Sapiens. İşte tam bu noktada, robotik teknoloji, 10 bin yıllık eril uygarlığı açıkça tehdit etmektedir. “Kadınlık rolü” olarak tanımlanan tüm görevleri yapabilen insan benzeri robotların kolay ulaşılabilir, ucuz ve yaygın olmasıyla, 10 bin yıllık eril uygarlığın yıkılarak dişil karakterli bir Robotik Çağı’nın gelişmesi kaçınılmaz olacaktır. Homo Sapiens diyalektik bir yol ayrımındadır.

Erkek kültürüne dayalı dünya düzeni can çekişiyor. Savaşlar, gelişen silahlar, eşitsizlik, zalimlik, yoksulluk ve çevre kirliliğinin artışı bizi yolun sonuna getirmiş bulunuyor. Bütün bu olup bitenlere siyah elbiseli, siyah gözlüklü bir takım karanlık adamların karar verdiğini iddia ettiğim sanılmasın. Eril dünya düzeninin görünmeyen elleri ve ideolojik aygıtları robotik teknolojinin gelişimine engel olmaktadır. Homo Sapiens, dünyamızı bir nükleer savaşla yok etme noktasına getiren eril uygarlığın tutsağıdır. Bazılarınız, robotik çağın hibrit bir insan soyu yaratabileceği kaygısını ileri sürebilir. Mümkündür, böyle bir riskin olmadığını iddia edemem. Nedir, insan uygarlığının içinde bulunduğu karanlık tablo göz önüne alındığında bundan daha kötüsünün olamayacağı ve bunun göze alınabilir bir risk olduğu kanaati taşıyorum. Üstelik öyle umuyorum ki, gelişecek dişil kültüre dayalı robotik çağın kadınları Homo Hibritus sorununa bir çözüm bulacaktır.

Siz ne dersiniz?

 

Vaveyla

Elinize bir MP5 aldığınızda ne hissedeceğinizi bilmek isterdim, tepeden tırnağa simsiyah, karizmatik, ele rahat oturuyor ama cebinize sığdıramazsınız. Biraz deneyim kazandıktan sonra 50-150 metre mesafede kim varsa indirebilirsiniz, şarjörü otuz mermi alıyor ama koli bandıyla iki şarjörü sırt sırta bağlayarak 60 can alabilecek kapasiteye çıkartabiliyorsunuz. Tetiğine dokunduğunuzda seri ve akıcı, dakikada 700 mermi atabiliyor. Gözünüzü kapatın altmışa kadar sayın, açın gözünüzü, hop 700 can gitmiş…

İstanbul Esenyurt Belediye Meclisi, bu Mp5 adlı karakoncoloslar yiyesice “oyuncaklardan” 20 tane alma kararı vermiş. Simitçi ve kokoreççilerle köşe kapmaca oynamaktan bıkmış zabıtalara veresiymişler. Zabıtalar Kuvayı Seyyare’ye, MP5 kokoreç şişlerine karşı…

Kafayı koydunuz, öldürmeseniz de “ayağına sıkarım, neyse ceremesi yatar çıkarım” diyorsunuz. Hem sonra gece ıssızda vursanız belki kim vurduya gider. Nedir, silahı nasıl bulmalı, ruhsatsız silah için o dünyayı tanımak lazım, ruhsatlı hiç olmaz. Kim bilir ne kadar zordur ruhsat almak. Boşuna stres yapıyorsunuz, Voltaire’in Candide kitabını okumamak kaydıyla Leibniz’in optimizminden şaşmayın. Arkanızda üç leş bırakmış bir sabıkalı değilseniz, psikopat olduğunuz bir bakışta anlaşılmıyorsa, işiniz kolay. Sabıka kaydı, aile hekiminden rapor getirin ve beş yıl geçerli üç kuruşluk ruhsat harcınızı yatırın, asgari ücretin üçte birine bir pompalı tüfek alabilirsiniz. Gerisi sizin becerinize kalmış, daha olmadı namus meselesi der, mahkemede sinekkaydı tıraş ve lacivert takım elbise ile vurduğunuz adamı içeri attırmayı umut edebilirsiniz.

Avrupa’da SIPRI adında bir kuruluş var, Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü, adamlar/kadınlar işi gücü bırakmış hangi ülke ne kadar silah alıyor veya satıyoru inceliyor. Oturup bir de rapor yazmışlar, diyesiymişler ki, son beş yılın silah ticareti hacmi bir önceki beş yıla göre yüzde 8,4 artmış. ABD, Rusya, Çin, Fransa ve Almanya tüm silah ihracatının yüzde 74’üne sahipler. Almanya, İkinci Dünya Savaşı sonunda yerle bir olmuştu, 1945’den sonra Max Weber’in “Kapitalizmin Ruhu ve Protestan Ahlakı” kitabını hatmetmenin semeresini gördüğü anlaşılıyor. Altıncı sıradaki ülke ise İngiltere. Halimiz nicedir en iyi kamyoncular bilir, kamyon ardındaki tekerlemelerden bilir:

“Nazar etme nolur, çalış senin de olur”

 Ne tesadüftür ki, bu silah ihracatının rekortmeni altı ülkeden beşi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi; barış ve savaş konularında veto yetkisine sahipler, yani dünyamızın güvenliği onlardan soruluyor, yani dünya barışını onlara borçluyuz. Hani Ahmet Kaya’nın şarkısı gibi:

“Bu ne yaman çelişki anne”

 Silah ihraç eden ülkeler bunu hayrına yapmıyor şüphesiz. Ne kadar para o kadar silah. Diyeceksiniz ki, hangi ülkenin parası çoksa silahı da onlar alıyordur. Cık, öyle değil maalesef. Dünyada satılan silahların yüzde 33’ünü pazarlayan ABD, sattıklarının yarısını Ortadoğu ülkelerine satıyor. Afrika ülkelerinin en yağlı müşterileri ise açlığın, yoksulluğun, eşitsizliğin kol gezdiği Nijerya, Sudan ve Etiyopya. Orhan Veli gibi şiirle anlatmalı halimizi…

“Bu düzen böyle mi gidecek?

Pireler filleri yutacak;”

Bir bilseniz nelerle uğraşıyoruz, Stockholm merkezli SIPRI yetmiyormuş gibi bizim ülkemizde de Umut Vakfı diye bişeyler türemiş. Takmışlar kafayı bireysel silahlanmaya. Neymiş efendim, 2016 yılında ateşli silah kullanarak meydana gelen olaylarda yüzde 7 artış görülmüş. Her yıl 4500 kişi ateşli silahlarla ölesiymiş. Ülkenin nüfusu 80 milyon, silah sayımız 20 milyon, ruhsatlı silah sayımız 2 milyon. Son 10 yılda bireysel silah sayısı 10 kat artmış. Aranızda sayısalcı varsa bir baksın şuraya, orta ikiden terk edenlere fazla geldi bunca sayı…

Ayıptır söylemesi, bu yazının k.çına bir de nükleer silahlanmayı yapıştırsam mı bilemedim. Muhtemelen biliyorsunuzdur, nükleer silahı olan dokuz ülke var. Belki daha da fazladır, bildiğimiz bu kadar. Beşi dünya barışının “koruyucuları”, BM Güvenlik Konseyi’nin daimi “güvercinleri”; ABD, Rusya, Fransa, İngiltere, Çin. Üç ülke Asya’dan, Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore. Sonuncusu ise İsrail. Kendisi resmen kabul etmiş değil nükleer silah sahibi olduğunu. Nedir, 1979 yılında Vela Olayı’ndan beri tüm dünya biliyor İsrail’in nükleer silaha sahip olduğunu. Uzmanlar, bu dokuz ülke dışında nükleer silah sahibi olan ülke olmasının pek de mümkün olmadığını söylüyorlar. Niye mi, çünkü nükleer silah için gereken yeterli miktarda uranyum ve plütonyum temin edebilmek için yüz milyarlarca dolarlık yatırıma gerek duyuluyormuş. Bakın şu “Allahın işine,” plütonyum ucuzlasa evin garajında veya mutfak tezgâhında atom bombası yapmak mümkün olacak. Sonuç olarak, nükleer silahlar konusundaki bunca vaveyla boşuna, usta şair Allen Ginsberg taşı en uygun yerine koymuş.

Amerika, ne zaman bitireceğiz insanlarla savaşı?

Al da kıçına sok atom bombanı.”

Toplumun önemli bir kesimi ulusal kurumlara olan güvenini yitirmiş durumda. Ordu, yargı, emniyet kurumları da buna dâhil. Sosyal antropolog ve sosyologların bu konudaki bilimsel çalışmalarına atıfta bulunsak iyi olurdu ama onların sayıları/raporları olmasa da toplumun çok önemli bir kesiminin “başının çaresine bakması” gerektiğine inandığını biliyoruz. Tam bir sevgi böceği diye tanımlayabileceğiniz “hanım hanımcık” bir genç kızın çantasında gaz spreyi, ağırbaşlılığı ve efendiliği paçasından akan adamların arabasının koltuk altında beyzbol sopası bulunuyor. Evde savunma amaçlı ateşli silah bulundurmamak gaflet olarak görülüyor; hırsızı evin salonunda mı yoksa yatak odasında mı vurunca nefsi müdafaa sayılır konusunun ilkokulların hayat bilgisi derslerine girmesine ramak kaldı. Bireysel silahlanmanın bir hak olduğunu, bu hakkın engellenmesinin saldırganlara yardım etmek anlamına geldiğine dair argümanlar ciddi sayıda taraftar buluyor. İnsanlar arasındaki farklılıkları, eşitsizliğin “haklı nedeni” olarak gösteren sömürgen iktidarlar, bu eşitsizliğin homo sapiensin yaradılış kodlarıyla uyumlu bir planet ürettiğine inanmamızı bekliyorlar. Pirelerin fillerle beslendiği bu dünya düzeni için silahlanmak kaçınılmaz hale geliyor.

Çözüm nedir diye mi soruyorsunuz?

E yazdım ya…

 

KAYNAKLAR

1-    Orhan Veli, Bütün Şiirleri, Can Yayınları, 1984.

2-    Bireysel Silahlanma ve Savunma Hakkı internet sitesi

http://www.bssah.com

3-    Türkiye’de bireysel silahlanma artıyor, Sol Haber, 25 Aralık 2016.

4-    Soğuk Savaş sonrası silah satışında rekor, NTV Haber, 25 Şubat 2017.

5-    https://www.sipri.org

6-    http://www.umut.org.tr

ŞİLİ’DE KORKUYA VE DİKTATÖRLÜĞE “HAYIR”

Biz hayır diyoruz. Paranın ve ölümün övülmesine hayır diyoruz. En çok malı olanın en değerli olduğu, mallara ve insanlara fiyat biçen bir sisteme hayır diyoruz. Silahlara her dakika iki milyon dolar harcayan ve her dakika otuz çocuğu açlıktan ya da iyileştirilebilir hastalıklardan öldüren bir dünyaya hayır diyoruz.”

 

Eduardo Galeano
11 Eylül 1973 tarihini Şili halkı hiç unutmadı. Seçimle işbaşına gelen sosyalist Salvador Allende’nin başında olduğu sosyalist ve komünist partilerin oluşturduğu koalisyon hükümeti ABD destekli bir darbeyle devrildi.

Şili Cumhurbaşkanlığı konutu darbecilerin uçakları ile bombalanmaya başlayınca Salvador Allende radyodan son kez seslendi Şili halkına: “Size son kez hitap ediyorum. Bu tarihsel geçiş anında, halkıma sadakatimi hayatımla ödeyeceğim. Ama yüzbinlerce Şililinin bilincine düşen tohum er geç yeşerecek.” Darbeyi gerçekleştiren hürriyet ve şiir düşmanı Augusto Pinochet, yıllarca Şili faşizmini yönetti; adı Hitler ve Mussolini’nin yanına yazıldı. Yüzbinlerce Şilili cezaevlerinde, işkencelerde büyük acılar çekti.

Darbeci general sıfatıyla 15 yıl Şili istibdatının başında olmak yetmemişti Pinochet’e, iktidarını sandıktan çıkacak “Evet” ile pekiştirme kararındaydı. 15 yıllık bir dikta yönetimine kim “Hayır” diyebilirdi, yıllarca ağzını açanın dilinin kesildiği bir korku toplumunda “Evet” dışında bir seçenek örgütlenebilir miydi? 5 Ekim 1988 tarihinde yapılacak referandum bir kader günü olacaktı. Ya askeri diktatörlük sekiz yıl daha devam edecek ya da Pinochet, iktidarını sivillere devretmek zorunda kalacaktı. Pinochet yanlıları sonucun “evet” olacağından hiç kuşku duymadılar. Yıllar boyu süren baskı ve korku ikliminde yeni bir kuşak yetişmiş, Şili halkı farklı bir yaşam biçimi olabileceği hayallerini yitirmişti. Pinochet yönetimi “Hayır” demeyi kaosla ve anarşiyle ilişkilendirmiş, beyaz giysiler içindeki Pinochet’nin bebek seven, kiliseye giden görüntülerini servis ediyordu. “Diktatörlüğe Hayır” kampanyası yürüten muhalefet bile sonuçtan umutlu değildir. Beklenen gün gelir, “No” cephesi referandumu %56 ile kazanır, Pinochet, iktidarını devretmek zorunda kalmıştır.

Şili muhalefetinin yürüttüğü “No” kampanyasının ayrıntıları, Binbir Gece Masalları’nın deyimiyle “iğne ile gözün içine yazılacak” bir ibret öyküsüdür. Kampanyada kullanılması planlanan siyah/beyaz çekilmiş ve faşizmin neden olduğu acıları anlatan iç burucu tanıtım filmi yerine renkli ve gelecek umutlarını vurgulayan bir film kullanılır. Gökkuşağı rengi bir zemine yazılan “HAYIR” afişine, eşcinselliği hatırlatıyor diye itiraz eden “homofobik sosyalistleri” ikna etmek bile hiç kolay olmayacaktır. 1988 ortasında “Şili Yaratıyor Günleri” düzenlenir. “No” kampanyasının çok önemli kilometre taşlarından biri olan organizasyonun açılış konuşmasını ünlü yazar Eduardo Galeano yapar. Belki hatırlayabilirsiniz, Hugo Chaves, Obama’ya “Latin Amerika’nın Kesik Damarları”nı hediye etmişti, okusun da Latin Amerikanın yaşadıklarını anlasın diye. Chaves’in hediye ettiği kitabın yazarıydı Galeano.

Biz Hayır Diyoruz” başlığını taşıyan konuşması, “No” kampanyasının niye başarılı olduğunun belgesel bir yapıtıdır adeta. Gelin bu konuşmanın bazı kısımlarını birlikte okuyalım.

Biz hayır diyoruz. Paranın ve ölümün övülmesine hayır diyoruz. En çok malı olanın en değerli olduğu, mallara ve insanlara fiyat biçen bir sisteme hayır diyoruz. Silahlara her dakika iki milyon dolar harcayan ve her dakika otuz çocuğu açlıktan ya da iyileştirilebilir hastalıklardan öldüren bir dünyaya hayır diyoruz.”

Görüyorsunuz değil mi, içi kof bir “Hayır” demekle yetinmiyor Galeano; sistemi, silahlanmayı, sömürüyü ve kapitalizmi sorguluyor, yaşama fiyat biçerek insan toplumlarına hakim olmaya çalışan nekrofil sermaye iktidarlarına “Hayır” dediklerini söylüyor. Devam ediyor Galeano:

Söyledikleri ve sustuklarıyla, egemen kültür yoksulların yoksulluğunun zenginlerin zenginliğinin bir sonucu olmadığı yalanını söyler, bu kimsenin suçu değildir, bir keçinin kulağından çıkmıştır ya da yoksulları tembel ve eşek yapan Tanrı’nın işidir.”

Konuşmasının bu bölümünde sınıfsal bir saptama yapıyor Galeano, popüler kültüre ait hurafe ve din enstrümanlarının egemen güçler tarafından yeniden ve yeniden üretildiğini söylüyor. Ve devamında:

Biz korkuya hayır diyoruz. Söyleme korkusuna, yapma korkusuna, olma korkusuna hayır. Görünen sömürgecilik söylemeyi yasaklıyor, yapmayı yasaklıyor, olmayı yasaklıyor. Daha etkili olan görünmez sömürgecilik bizi söylenemeyeceğine, yapılamayacağına, olunamayacağına inandırıyor. Korku gerçeklik kılığına bürünüyor.”

Toplumu saran korkuya gulyabani muamelesi yapıyor Galeano, korkunun korkuyla beslenmemesi için Şili toplumunun yüreğine ve aklına sesleniyor.

Biz hayır diyoruz ve hayır derken de evet diyoruz. Diktatörlüklere hayır, demokrasi kılığına girmiş diktatörlüklere hayır derken, gerçek bir demokrasi için mücadeleye evet diyoruz; kimsenin ekmeğinin ve sözünün reddedilmeyeceği, Neruda’nın bir şiiri ya da Violeta’nın bir şarkısı kadar tehlikeli ve güzel olacak bir demokrasi için mücadeleye evet diyoruz.

Dünyayı bitimsiz bir kışlaya çeviren güçlülerin intihara varan egoizmine hayır derken, bize evrensel bir anlam katan, tüm o gardiyanlara rağmen bütün sınırlardan daha güçlü olan kardeşlik gücünü onaylayan insan dayanışmasına, bizi Şili müziği gibi sarıveren ve Şili şarabı gibi kucaklayan o güce evet diyoruz. Hayal kırıklığının hüzünlü cazibesine hayır derken, umuda evet diyoruz; Şili gibi aç, çılgın, âşık ve maşuk umuda: Şili’nin çocukları gibi geceyi yırtarak gelen o isyankâr umuda evet diyoruz.”

Galeano, konuşmasının bu son bölümünde Şili halkının “No” kampanyasındaki başarısının sırrını açıklıyor bize. #Hayır dediğimizde nelere “evet” dediğimizi, gelecek beklentilerimizi, duymak istediğimiz şiirleri, sınıfsız ve sınırları olmayan bir dünya özlemimizi söylememiz gerektiğini, sosyal medyadaki fiyakalı #Hayır profillerimizin toplumu dönüştürmeye yetmediğini, yetmeyeceğini öğretiyor Galeano, Şili’nin enfes şiiriyle…

 
KAYNAKLAR
1- Zeynep Oral, Yazar Eduardo Galeano hayatını kaybetti, Cumhuriyet Gazetesi, 14 Nisan 2015.
2- Bülent Kale, Biz Hayır Diyoruz- Eduardo Galeano’dan Seçme Yazılar, Metis Yayınları, 2013.
3- Ümit Ağgül, Bir Diktatörü Deviren Reklam Kampanyası: NO, Radikal Blog, 27 Kasım 2013.
4- Cengiz Kılçer, Salvador Allende: Satılmışlığa, korkaklığa ve ihanete bir ahlak dersi, Sol Haber, 11 Eylül 2007.